Muhammed Uzunay | Türkiye Gerçekleri | Hayat,Bilim,Kültür,İnsan…

"Bu denli hastalıklı bir topluma iyi eklemlenmiş olmak, sağlıklı olmanın bir ölçüsü olamaz.Jiddu Krishnamurti

‘TÜRKİYE'DE [SABETAYCILAR]’ Kategorisi için Arşiv

Türkiye’deki Yahudiler/sabetaycilar

Yazan: muzunay Ağustos 10, 2007

SEBATAY SEVİ KİMDİR ?
Bu gizli mezhep, İzmir’de Türkler arasında Kara-Menteş lakabıyla anılan İspanyalı muhacir yahudi Modehay Sebi (Geyik) oğlu Sabetay Sevi (1632-1675) tarafından kuruldu. Hahamlık tahsil ederken “Zahor” yorumuyla”Kabbala” adı altında toplanan teosofik fikirlere merak sardıran bu genç Yahudi, o asırda zuhuru beklenen Mesihin kendisi olduğu iddiasıyla ortaya çıkmış ve İzmir’de 1648 senesinde mesihliğini ilan etmişse de, bu iddiasında fazla ısrar etmemiş, fakat Mısır, Kudüs ve Atina’ya bir yaptığı bir geziden sonra “1666″da (bu tarih Hıristiyanlar arasındada Mesihin zuhur tarihi diye kabul edilir) mesihliğini tekrar ilan etmişti. İzmir yahudilerinden etrafında pekçok taraftar toplanmış ve şöhreti bir taraftan ta Budin’e, diğer taraftan Lehistan, Almanya, Hollanda, İngiltere, İtalya ve Kuzey Afrika’ya kadar yayılmıştı. Hatta İran’a kadar varan bu şöhret ve nüfuz, Acem Yahudileri arasında bile bir hareket uyandırmış ve onlar: “Bizim mesihimiz geldi, artık toprak bellemeyiz” diye ayaklanmışlar.Musevi inanış ve ibadetinde farklar yapmaya kalkışan bu hahamın hareketini İstanbul Hahambaşılığı hoşgörmeyerek, kendisini aforoz etmeye ve hatta -bir rivayete göre- öldürtmeye kalkışmış ve diğer taraftan Yahudilerin her günkü dualarında padişahın adı geçen fıkrayı, “Padişahlar padişahı” ve hatta “Davud’un oğlu Süleyman” şeklinde değiştirmesi Osmanlı hükümetinin de dikkatini çekmiş ve genç haham ancak bundan sonra takibe alınmıştı.Hakkında ileri sürülen ithamları reddetmiş ve “İslamiyeti kabul etmek veyahut idam olunmak” arasında tercih yapmak zorunda bırakılınca Müslüman olmuş ve Mehmed Efendi adını almıştı. Ona inananlar kendisine alenen mesih gibi tapmaya cesaret edemeyerek, Müslüman kisvesine bürünmeyi uygun görüyorlardı. Esasen Sabetay’ın “18 emrinden” 16.’sında, “göz boyamak için müslüman gibi görünmek lüzumu” tavsiye edilmişti. Bir müddet sonra Hahambaşılığın da bastırmasıyla Sabetay’ın propagandadan menedilerek, İstanbul’a çağrıldığı ve Kuruçeşme’de ikamete zorlandığı biliniyor.Buradan sonra Kağıthane’de bir yere gizlenen Sabetay, yine Yahudilerin şikayeti üzerine, Arnavutlak’ta Berat şehrine sürülmüş ve beş sene yaşadığı bu şehirde veyahut -bir rivayete göre- hava değişimi için gittiği Ülkün’de (?) 30 Eylül 1675′te öldü. Sabetay’ın bu kadar maceradan sonra iddiasından vazgeçerek Müslüman olması arkasından gidenler arasında şiddetli gazap ve hiddet uyandırmış ve ancak sınırlı sayıda müridleri asıl mesihin göğe çıkıp, Müslüman kıyafetinde dolaşan zatın onun “hayali” olduğuna inanarak, kendisine sadık kalmışlardır…

” … Bir insanın Sebataist olup olmamasının ne gibi bir sakıncası olabilir? Sizce İsmail Cem, bu ülke için nasıl bir tehlike oluşturuyordu?
- Bakın hanımefendi, bu işe başlarken 1967«yi milat aldım. 1967«den önceki Sabetaizmi ben bağrıma basıyorum. Ama 1967«den sonra şunu görüyorum: Sebatistlerin bir kısmı artık Türkiye«ye sadık değiller. Bir de endogami nedeniyle, iç evlilik yani, çok aptallaştılar. Bana bugün Aydın Menderes ve diğerleri ‘Nasıl olur da İsmail Cem«in zekasının bu kadar düşük olduğunu bildin?’ diyorlar. Ben sezgilerimde hiç yanılmadım… Ama bugün ortada olan şarkıcılara, sanatçı geçinenlere bakın. Bunların bir kısmına yüz bin yıl kadınsız kalsam elimi sürmem! İşte onların hepsi bu kabileden! Hem güzelliğimiz, hem sanatımız, hem müziğimiz hem de ahlakımız bozuldu!
Ve bütün suç İbrani kökenlilerde öyle mi!
- Hep bunlar ortadaysa, belli yerlere başkası gelemiyorsa bunlar yüzünden diyebiliriz tabii…
İyi de siz İpekçi ailesiyle filan da sınırlı kalmıyorsunuz. ‘Sanatımız, müziğimiz bozuldu’ derken, Gülben Ergen’i Sertab Erener’i kastediyorsunuz. Size göre neredeyse herkes Sabetaist! Bu biraz komik değil mi?
- Değil efendim. Tabii ki onları kastediyorum. Ayrıca bu ülkede kekeme biri – BEYAZ – talk şovcu olabiliyorsa, o da İbrani kökenlidir diyorum. Ama esas olarak ben kişilerle değil, yasalarla uğraşıyorum. Türkiye«de İbrani asıllı olmayan biri Dışişleri Bakanı olmaz. Tek tük istisnalar vardır ama bu sonucu değiştirmez. Sözünü ettiğim klanın dışında kalanlar, Türkiye’de bir yere gelemez. Mesela, TRT Genel Müdürü olamaz, MİT Başkanı olamaz… Bir insan kabiliyetsizse ama çok para kazanıyorsa Türkiye’de, o büyük bir ihtimalle İbrani asıllıdır diyorum ve araştırmaya başlıyorum. Tabii Sedat Ergin gibi İbrani asıllı olduğu halde geldiği yeri hak edenleri araştırmıyorum.Mesela Musa Anter. Ki benim dostumdur, Adana’da parasız yatılı okumuştur. O zamanki deyimle, tam bir kıro. Ama bu kıro, zengin bir Kürt aliminin kendisinden 10 yaş küçük kolejde okuyan kızıyla evlenmiştir. Sizce nasıl oluyor? Ben böyle bir vakayı incelerim…Pes yani. Bu şimdi komplo teorisi değil de ne! Mustafa Erdoğan da size göre Kürt Yahudisi. Ve İbrani kökenli olan Gülben Ergen’le sevgili olması tesadüf değil… – Değil tabii.
Sabetaizmin üç kolu var: Yakubiler, Karakaşlar ve Kapaniler. Osman Kibar, Melih Kibar, Nazlı Ilıcak Kapanidir. Nereden çıkartıyorum? Nazlı Ilıcak«ın dayısı Turhan Kapancı’dır. Yakubiler, aşağı yukarı asimiledir. Ama bir Karakaşi hiçbir zaman bir Türk’le, Müslüman’la evlenmez, dahası yatağa giremez. Bunları ben icat etmedim ki. Rıfat Bali’nin kitaplarına bakın. Ben ne yapıyorum? Bu işi bilim haline getiriyorum. Beğendiğim yüce tuttuğum üç kadın var. Biri Halide Edip. Ama ben onun İbrani asıllı olduğunu biliyordum. İkinci kadın, Behice Hanım«dır. Onu da çok severim ama o da İbrani asıllıdır. Üçüncüsü de Sabiha«dır. Ama ben Sabiha«nın kızı Yıldız’ın zekasının çok düşük olduğunu da yazdım. Mecburum bunu yazmaya. Bir de tabii Fethi Okyar meselesi var. ‘Efendi’ demişler ona. “
Atatürk’ün durumu nedir? Sizce, o da mı İbrani kökenliydi?
- ‘Yalçın Küçük ve Soner lafı buraya getiriyor’ diyenler gayri samimi. Bütün bu anlattıklarımdan Mustafa Kemal’e bir sonuç çıkmaz. Eşi Latife Hanım’ın Sabeaist olması da bu durumu değiştirmez. 19. yüzyılda Sabetaistler arasında evlilik yasağı vardı. Cemaat, bu yasağı ancak şöyle bozardı: Osmanlı’da gerçekten yükselebilecek İbrani kökenli olmayanlarla kızlarını evlendirirdi ama doğacak çocukları İbrani olarak yetiştirirlerdi. Ne var ki Mustafa Kemal’le Latife’nin çocuğu yok. Zaten Mustafa Kemal’in İbrani kökenli olduğuna dair bir belge de yok. Bulamazsınız da. O fakir aile çocuğuydu, fakirlerin istatistikleri tutulmaz. O böyledir demiyorum. Ama Mevhibe Hanım böyledir…
İsmet İnönü, Sabetaist değildi ama eşi öyleydi. Dolayısıyla doğan çocuklar İbrani kökenlidir ve öyle yetiştirilmiştir. Ortada belge olmamasına rağmen dönmelik ve Yahudilik üzerine ne kadar kitap okursanız okuyun, ‘Mustafa Kemal de bizdendir’ iması vardır. Şişli Terakki’nin yayınlarına bakın ya da İnternet’e girin dünya literatüründeki Sabetaistelerle ilgili maddelere bakın, hepsinde Mustafa Kemal’in kuvvetle böyle olduğunu ima edilir. Oysa gerçekte onun İbrani kökenli olduğuna dair bir arşiv bulunamamıştır. Zaten o geldiği yerlere hakkıyla gelmiştir…( Ayşe ARMAN ,YALÇIN KÜÇÜK’LE RÖPORTAJ: HÜRRİYET :07.06.2004 )

Yazı kategorisi: TÜRKİYE'DE [SABETAYCILAR] | » yorum bırak;

Paşaroculuk nedir? VAKKO, PROFİLO, ALARKO NASIL BÜYÜDÜ?

Yazan: muzunay Ağustos 10, 2007

http://www.vakit.com.tr/News.aspx?NID=7341

Yahudi yazar Roni Margulies yeni çıkan kitabında, aralarında büyüdüğü İstanbul Yahudilerinin kısa sürede nasıl zengin olduğunu anlatıyor.

Kamusal alan dayatmalarından istisna tutulan, sınırsız ibadet özgürlüğüne sahip olan, “Cumhur’un başı” Sezer başta olmak üzere devletin bütün kurumlarında el üstünde tutulan Türkiye Yahudileri, bütün bunlara rağmen ekmeğini yediği, suyunu içtiği T.C. Devleti’ne güvenmiyor. Bu gerekçe ile bu ülkenin sunduğu imkanlarla elde ettikleri paralarını T.C. Devleti’nden kaçırarak, yurtdışında muhafaza ediyor. T.C. vatandaşı olan bu insanlar, gönül bağı ile bağlı olduklarını belirtikleri İsrail’in hiçbir şekilde eleştirilemeyeceğine inanıyor.

Paşaroculuk nedir?

Roni Margulies kitabında Paşaroculuğun ne olduğunu şöyle anlatıyor:
“Paşaro, İspanyolca kuş demek. Burada sözkonusu olan kuş, Amerikan dolarlarının üzerindeki kartal. Paşaroculuk, karanlık bir odada para sayan karga burunlu, kıvırcık saçlı Yahudi sarraf imajına, geleneksel önyargıların tümüne en uygun meslek olsa gerek. Oysa çok çağdaş bir işlev görür paşarocu. Yurtdışına dolar gönderir, yurtdışından dolar getirtir. Benim çocukluk yıllarımda, 1950 ve 1960’larda ortaya çıkmış bir meslek olsa gerek. Türk Parasının Değerini Koruma Kanunu’nun geçerli olduğu, Amerikan parasının dünya ticaretinin geçer akçesi olmaya başladığı yıllar, ekonomimizin hızlı büyüdüğü, devletçilik döneminin ardından dışa açılmaya başladığı, bugünle kıyaslandığında gülünç düzeylerde olan dış ticaret hacminin biraz daha az gülünç düzeylere doğru tırmanışa geçtiği yıllar. Ve dolayısıyla ciddice para kazanan Yahudi işadamlarının da ortaya çıkmaya başladığı yıllar. Para kazanılıyordur ama Varlık Vergisi de belleklerde çok tazedir. Kimse kazandığı paraları Türkiye devletinin bir dahaki ırkçı kaprisinde kaybetmeye niyetli değildir. Para dışarı gönderilmeli, zaman zaman gerekli olduğunda geri getirilmelidir. Oysa bu tür para hareketleri Özal dönemine kadar yasak, yasak olmadığı zaman da pahalıdır. Paşarocu burada devreye girer. Ana hatlarını kestirebiliyorum, ama mesleğin ayrıntılarına heyhat vakıf değilim; yurtdışına çıkardığım en yüklü para miktarı, benim için gerçekten yüklü bir miktar olmasına rağmen cebime sığmıştı. Doğrusu günümüzde hâlâ geçerli bir meslek olduğunu ilk öğrendiğimde şaşırdım; bankaların bir bilgisayar düğmesine basarak milyonlarca doları dünyanın bir ucundan diğer ucuna aktardıkları ve bununla övündükleri bir ortamda paşarocuya ne gerek var diye düşündüm. Öyle değil ama. Banka havaleleri iz bırakır. Cemaat ise iz bırakmamak gerektiğini öğrenmiştir. Ya yarın birileri bu izi sürmeye kalkarsa. (Sayfa 48, 49, 50)”

Türkiye’deki Yahudi cemaatinin İsrail’e bakışı

Margulies diğer taraftan ise, Türkiye’deki Yahudi cemaatinin İsrail’le bir gönül bağı olduğunu belirtirken, bunun nedeninin kendilerini rahat hissetmelerine izin verilmemesi olduğunu savunuyor. Roni Margulies cemaatin İsrail’e bakışına ilişkin gözlemlerini şöyle aktarıyor: “Genellemek gerekirse, Türkiye Yahudilerinin büyük çoğunluğunun İsrail’le bir gönül bağı vardır. Bunun bir nedeni acı çekmiş bir insan grubunun kendini o grubun devleti olarak tanımlayan devlete karşı duyacağı yakınlık ise, bir nedeni de o insan grubunun bulunduğu yerde kendini rahat hissetmesine izin verilmemesidir… Cumhuriyet kurulduğundan beri çok çeşitli tehlike ve tehditlerle karşılaşan, diğer azınlıkların çok daha büyük tehlikeler yaşadığını gözlemleyen ve istese de istemese de zaten sürekli yabancı muamelesi gören bir azınlığın bir başka yerde, uzak, soyut ve hayali bile olsa rahatlık ve destek aramasından daha doğal bir şey olamaz!. (Sayfa 91-92)”
Roni Margulies, Türkiye’de İsrail karşıtı görüşleri ile bilinen ve kendisini “devrimci, şair, tercüman” olarak tanıtan 1955 İstanbul doğumlu bir Yahudi. Roni Margulies, piyasaya yeni çıkan “Bugün Pazar Yahudiler Azar” isimli kitabında, İstanbul Yahudileri hakkındaki gözlemlerini aktarıyor. İstanbul Yahudilerinin kısa zamanda nasıl çok para kazandıklarının ipuçları yer alan kitapta, Yahudi cemaatinin Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne güvenmedikleri, dolayısıyla paralarını yurtdışındaki bankalarda muhafaza ettikleri anlatılıyor. Kitaptaki bilgilere göre, Türkiye’deki Yahudi cemaati yurtdışı bağlantılarıyla kazandığı paraları Türkiye’ye gelmeden yurtdışında muhafaza ediyor. Yurtdışındaki paraların devletten gizli bir şekilde yurtiçinde kullanılmasında “paşaroculuk” yöntemine başvuruluyor. Kitapta, yurtdışına dolar gönderen, yurtdışından dolar getirten Paşarocuların hangi noktada ve ne şekilde devreye girdikleri şöyle anlatılıyor: “Herhangi bir nedenle burada(Türkiye’de) paraya ihtiyaç olduğunda, zaten tanıdık olan paşarocuya bir telefon veya plajda usulca iki laf edilir, İsviçre’deki bankadan onun hesabına para aktarılır, karşılığında ondan burada Türk parası alınır.”

YAHUDİ CEMAATİ T.C. DEVLETİ’NE GÜVENMİYOR

Paralı Türkler paralarıyla mülk alırken, Yahudilerin paralarını hemen hareket ettiremeyecekleri hiçbir şeye bağlamadığından söz eden Roni Margulies, Yahudi cemaatinin Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne güvenmediği için böyle bir yol izlediğini söylüyor. Margulies kitabında şunları kaydediyor: “İşte yine Danon dedem, zengin öldü. Ama öldüğünde paradan başka hiçbir şeyi yoktu. Parası da devletin erişemeyeceği bir yerde yurtdışındaydı. ‘Ne Karadeniz’de vapur, ne Romanya’dan kadın, ne Türkiye’den ev’ anlamına gelen ‘Ni vapor en la Mar Nero, ni mujer de Rumania, ni kaza en Turkiya’ sözünü ettiğini çok duymuşumdur. Bu kitabı yazarken sorduğumda sadece dedemin değil, cemaatin çok kullandığını öğrendim. Devlete güvenilmeyen, ‘adalet mülkün temelidir’ ilkesinin her an geçersizleşebileceğinden korkulan bir ortamda gayrimenkule, sanayi tesislerine yatırılamayan para ticarette kullanılacaktır mecburen. (Sayfa 76)”

BİR TELEFONLA İŞ TAMAM

Margulies, şöyle devam ediyor: “İkinci Dünya Savaşı sonrasında Türkiye’de hemen hiçbir şey üretilmez ama talep büyümeye başlarken, Türkler dil bilmez ve ticaretle pek ilgilenmezken, azınlıklar için her tür ithalat, ithalat komisyonculuğu, temsilcilik ve distribütörlük cazip, kolay ve kârlıydı. Bu işlerin ek bir avantajı da, yurtdışı bağlantılarıyla kazanılan paranın zaten hiç Türkiye’ye gelmeden yurtdışında muhafaza edilebilmesiydi. Paşarocular da bu noktada devreye girerlerdi: Herhangi bir nedenle burada paraya ihtiyaç olduğunda, zaten tanıdık olan paşarocuya bir telefon veya plajda usulca iki laf edilir, İsviçre’deki bankadan onun hesabına para aktarılır, karşılığında ondan burada Türk parası alınırdı. (Sayfa 77)”
“DEDEMİN PARALARINI DEVLET BİR YANA BİZ ZOR BULDUK”
Roni Margulies, paralarını yurtdışındaki bankalarda saklayan dedesinin, bu konuda çok temkinli ve ketum biri olduğunu anlatırken de “Öldüğünde kısa bir panik yaşanmıştı. Hesap numaraları, ilgili kişilerin isimleri, telefon numaraları öyle iyi saklanmıştı ki, Türkiye devleti bir yana dursun, anneannem bile zor bulmuştu” diyor. (Sayfa 77)
YAHUDİ CEMAATİNİ DEHŞETE DÜŞÜREN OLAYLAR
Doğum ve çocukluk yılları olan 1960’ların cemaat için iyi yıllar olduğunu ifade eden Margulies, 1990’larda “İslâmcı” ve “faşist” partilerin iktidar ortağı olmalarına kadar cemaati dehşete düşüren bir olay yaşanmadığını söylüyor. (Sayfa 77)

VAKKO, PROFİLO, ALARKO NASIL BÜYÜDÜ?

Margulies şöyle devam ediyor anlatmaya: “Ekonomik ortam ise, fırsatlarla doluydu. Vakko’nun Vitali Hakko’su, Profilo’nun Jak Kamhi’si, Alarko’nun Üzeyir Garih’i bu yıllara(1950-1960) varlıksız ailelerin varlıksız çocukları olarak girmiş, dönemin öbür ucundan zengin çıkmışlardı. Bunlar sadece benim bildiklerim, Yeşilköy’den şahsen tanıdıklarım. (Sayfa 77-78)” 

Yazı kategorisi: TÜRKİYE'DE [SABETAYCILAR] | 1 Yorum »