Muhammed Uzunay | Türkiye Gerçekleri | Hayat,Bilim,Kültür,İnsan…

"Bu denli hastalıklı bir topluma iyi eklemlenmiş olmak, sağlıklı olmanın bir ölçüsü olamaz.Jiddu Krishnamurti

‘Tarih Süzgeci’ Kategorisi için Arşiv

Tarihle ilgili Bunları Biliyor muydunuz?

Yazan: muzunay Haziran 13, 2009

BİLİYOR MUYDUNUZ?

Osmanlı resmi belgelerinde ve padişah fermanlarından İstanbul’un adı 1. Dünya savaşı sonrasına kadar yüzlerce yıl Konstantiniyye olarak geçmiştir. Konstantinopolis olan Yunanca ismin sonuna -iyye eki getirilerek Osmanlıcalaştırılmıştır.

(Kaynak: Osmanlı’yı Yendiden Keşfetmek-İlber Ortaylı)

Bilimsel düşünceye sahip olan, saygın bir tarihçimizdir Ahmet Cevdet Paşa. 19. Asır Türkiye’sinin *Türk edebiyatının, Türk hukukçuluğunun dehasıdır. Eski harflerden oluşan on iki ciltlik Tarih-i Cevdet isimli külliyatlı bir eseri mevcuttur. Türk dilinde sadeleşmeyi teşvik eden ve bizatihi yazdığıyla bunu sağlayan, cümle kuruluşu, üslubu itibarıyla bugükü Türkçeye ve bugünki Türklere bu kadar yakın olan o dönemin tek tarihçisidir. Tüm bunlara rağmen;

On iki ciltlik Tarih-i Cevdet eserinin hala günümüz Türkçesine uyarlanamadığını biliyor muyuz?

Kaynak olarak değerli hocamız Sn. İlber ORTAYLI’dan başlamışsınız. Biz de aynı kaynaktan devam edelim.

(Kaynak: ORTAYLI İ. Son İmparatorluk Osmanlı, 2006, 36.s.)

Halifelik’in Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferi sonrasında Mısır’dan alınıp İstanbul’a getirildiği bilinir. Ders kitaplarında “halifelik” Osmanlı’ya getirildi denir. Bunun anlamı aslında o günkü halife III. Mütevekkil’in İstanbul’a getirilmesidir. Böylelikle halife Osmanlı’nın korumasına alınmıştır. Osmanlı sultanları 18. yüzyıl sonuna kadar halife ünvanını kullanmamıştır. İlk olarak Abdülhamit Ruslarla yapılan Küçük Kaynarca anlaşmasında “halife” sıfatını kullanır. Bu döneme kadar hiçbir Osmanlı belgesinde sultanlar için “halife” sıfatı geçmez.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Yavuz_Sultan_Selim

Hun *İmparatoru Atilla ,452 yılında Kuze İtalya’nın Aqueileia *ve Padua şehirlerini yakıp yıktı. Bu iki şehirden kaçan insanlar, Adriyatik Denizi *sonundaki , bataklıklarda bulunan adalara geçerek ,şimdi dünyanın en gözde şehirlerden olan, VENEDİK’in temellerini attılar.

(kaynak . H. G. Wells. kısa dünya tarihi. varlık yayınları. basım tarihi 1962)

İstanbul’un Fethi

Ünlü Padişahımız Fatih Sultan Mehmet’in henüz 21 yaşında iken 1453 yılında İstanbul’un Fethi’ni herkez bilir ve tarih kitaplarında okuruz. Ancak, 29 mayıs sabahı Haliç’ten de baskı uygulayabilmek için gece yağlı kütükler üzerinde karadan Haliç’e taşınan gemiler, o sabah Bizans askerlerine karşı bir süpriz unsuru olmuştu.

Diye bas bas bağırırlar. Fakat, yağlı kütükler üzerinde karadan Haliçe taşınan gemiler bilgisinin tamamıyla uydurma olduğu çünkü, Haliç Bölgesi’nin topoğrafik yapısı sebebiyle bunun imkansız olduğunu ünlü bir tarihçi açıklamıştır.

Benim Kaynağım; Prf. Dr. Mete GÖKTAN – Osmangazi Üniversitesi, derste sözlü anlatışı

gün Murat Bardakçı’nın “Tarihin Arka Odası” adlı TV programında ilginç bulduğum bir konu oldu:

Bu gün elimizde olan tüm mehter marşları 1913 bestesi. Daha eski Osmanlıya ait mehter marşları elimizde yok. Bunun nedeni ise 1826′da Yeniçeri Ocağı kaldırılırken sadece Yeniçerilerin değil onlara özgü her türlü eşyanın ve evrağın da yok edilmesi. Vakayı Hayriye denilen bu olay sırasında Yeniçerilere özgü olan mehter marşı da tarihin derinliklerine gönderilmiş. 1913 yılında ise mehter marşını geri getirmek üzere beste siparişleri verilmiş.

bir safsata vardı ilkokul kitaplarında ki eminim hepiniz okumussunuzdur:
“Askerler ayranı içerken ve mataralarını doldururken Kırmızı Ebe ile aralarında devamlı şu ikili konuşma geçer:
-Doldurun gazilerim!
-Doldur ana!
-Doldurun yavrularım!
-„ANA DOLU!“
Ihtiyar ananın oluğunu daima dolu gören askerler, „Ana dolu“ diyerek buz gibi ayranla Ağustosun kavurucu sıcağında serinlerler. Bu esnada askerlerin içini bir de şu duygu ve düşünce kaplamıştır: „Bu vatan, askerine sahip cıkacak, onu her yerde bir bakraç ayranıyla da olsa serinletecek ve Allah yolunda gazaya hazırlayacak „Analardolu“,
Derler ki, işte o günden sonra bu topraklara „ Anadolu“ dene gelmiştir.”"

yukardaki hikaye ilk ve orta dereceli okullarda cocuklara anadolu kelimesinin nerden geldıgını anlatmak ıcın anlatılan uydurma bir hikaye *oldugunu bılıyormuydunuz? ki yıne eminim cogunuz biliyorsunuzdur

gerçegin ise; Anadolu kelimesi, Yunanca “Doğu” anlamına gelen ή άνατολή (anatole) kelimesinden türemiş. Bu sözcük, “doğmak, yükselmek” anlamına gelen Yunanca άνατέλλειν (anatellein) fiilinden gelir. “Doğu ülkesi” anlamına gelen Anatolia ilk kez 7. yüzyılda Doğu Roma İmparatorluğu’nun Afyon, Isparta, Konya, Kayseri ve İçel yörelerini kapsayan idari birimi (Anatolikon Thema) için kullanılmış oldugunu biliyormuydunuz?

GEÇMİŞİN İCADI

Tekin, toplantıyı izleyenlerden gelen bir soru üzerine, tarihçilerdeki karşı konulmaz yaratma ihtiyacının zaman zaman geçmişin icadı noktasına ulaştığını ve bunun da tarih araştırmalarındaki en önemli unsurlardan biri olan objektifliği zedelediğini vurguluyor:
“Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak çok tehlikeli bir şey. Maalesef eskiçağ olsun, ortaçağ olsun, hangi konuda olursa olsun, insanlar hep bir şeyler söylemişler: Haliç’te gemiler batmış güya, ışıldıyormuş ondan Altın Boynuz denmiş. Ay-yıldız için de, savaş sırasında yerde kan varmış, üzerine Ay ile yıldız düşmüş; bu, Türk motifiymiş… Hayır böyle bir şey yok, İsa’dan yüzyıllarca önce bile Byzantion’un, İstanbul’un sikkelerinde hilal ve yıldız var. Tabii bu, hoşlanmasak da, şu demek: Byzantion’u Orta Yunanistan’daki kolonistlerden Megaralılar gelip kurmuşlar. Megaralıların kendi sembolü bu. Yani hilal ve yıldız orada da var, dolayısıyla gelip İstanbul’u kurunca buradaki sikkelerinde de hilal ve yıldızı kullanıyorlar. Yani bunun ne 1071 Malazgirt Savaşı ile ne de Osmanlı ile alakası var. Hilal ve yıldız aslında çok eskiden beri, Pontos Krallığı’nda hep sevilerek kullanılan bir motiftir. Dolayısıyla bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin paralarında da hilal ve yıldız vardır, başka bir ülkenin de vardır; ama eskiçağda da örneklerini görüyoruz. Bu yüzden bazı şeyleri iyi bilip öyle fikir yürütmeli ve objektif düşünmeliyiz.”

http://www.tarihvakfi.org.tr/icerik.asp?IcerikId=58

Aşağıda linkte ise daha farklı bir görüş mevcut:

http://www.guzelulkem.net/neco/index…c=2695.0;imode

Hilal ve yıldızı Bizanslıların İsadan çok zaman önce kullandıkları gerçek olsa da,
Hilal’in simge olarak kullanımı Sümerlere kadar gidiyor. Yani, Bizanstan daha eski. İslam’da kullanımı ise daha sonra.
Ayrıca İslam’dan ziyade bir Türk simgesi olduğu iddiası da dikkat çekici.

 

12 Mart 1972 darbesinin, dönemin başbakanı olan Süleyman DEMİREL ve hükümetine karşı yapıldığı,
Darbeden sonra, darbecilerin, ülke yönetimine kimin geçmesi konusunda devirdikleri meclisten fikir sorduğu!
CHP üyesi Nihat ERİM’i TARAFSIZ başkan atama kararı aldıkları!!
Tüm bunları protesto eden Bülent ECEVİT’in partisinden istifa ettiği.
İstifasını verirken yaptığı konuşmadan dolayı hakkında soruşturma açıldığı.
Tüm bunlara rağmen kendisini deviren cunta ve hükümetine ŞARTSIZ DESTEği yine Süleyman DEMİREL’in verdiğini!!!
Biliyor muyduk?

 

falan filan….

devam edecek:)

http://www.turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=5467&highlight=bunlar%FD+biliyormusunuz&page=9

Yazı kategorisi: Tarih Süzgeci | Etiketler: | » yorum bırak;

Hangi Osmanlı padişahları içki içerdi?

Yazan: muzunay Ağustos 5, 2008

Hangi Osmanlı padişahları içki içerdi?

 

TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda Ulaştırma Bakanlığı bütçesi görüşülürken, şaraptan alınan yüksek vergi tartışma konusu oldu.

Bakan Binali Yıldırım, “İnsanların ayık gezmesi lazım” diyerek yeni bir içki tartışması başlattı. Bugün devletin üst sivil kadrolarında

içki içen kimse yok; herkes ayık.”Ayık olmak” bir devlet politikası haline geldi. Bu nedenle devlet seremonilerinde bile kadeh kaldırılmıyor. Bazı çevreler, “Osmanlı Devleti de böyleydi” diyor. Öyle miydi değil miydi; gelin bir göz atalım.

ADI: Osmanzade Taib Ahmed (1660-1724). Şairliği, padişah özel kátipliği ve tarihçiliği vardı. 11 kitap yazdı:

“Hadikatü’l-müluk” adlı eserinde; Sultan I. Osman’dan II. Mustafa’ya kadar 22 padişahın hayatını kaleme aldı.

“Hadikatü’l-vüzera” adlı kitabında ise, ilk Osmanlı veziri Alaaddin Paşa’dan, Rami Mehmed Paşa’ya kadar 108 sadrazamının hal tercümelerini yazdı.

Bizim yararlanacağımız kitabının adı ise “Telhisü Mehasini’l-adab”.

Kitabın adından da anlaşıldığı gibi Taib Ahmed Efendi’nin bu eseri; meşhur Arap ilahiyatçı/edebiyatçı Cahiz’in (776-868) “Minhacü’s-süluk” ile tarihçi Mustafa Ali Efendi’nin (1541-1600) “Mehasinü’l-adab” isimli kitaplarının sadeleştirilmiş bir özetiydi.

Sadrazam Damat İbrahim Paşa’ya takdim edilen bu eser 15 bölümden oluşuyordu. 3’üncü bölümde, İslam halifeleri ve Osmanlı padişahlarının özel hayatlarına ilişkin bilgiler mevcuttu.

BAYEZİD’İ İÇKİYE EŞİ ALIŞTIRIYOR

“Telhisü Mehasini’l-adab” adlı esere göre, Osmanlı’nın ilk sultanları ağızlarına içki koymamışlardı.

İlk padişah Osman Gazi, dini bütün Şeyh Edebali’nin damadı olduğundan “kadehin gül rengine rağbet etmemişti”.

Ancak: Bu eserin aksine, bazı tarihçilere göre, Osman Gazi Bizanslı beylerle (tekfur) şarap içmişti. Taib Ahmed’e göre, Osman Gazi’nin oğlu Orhan da içkiden uzaktı.

Her iki padişah da içmiyordu ama toplantılarında komutanlarına iltifat etmek maksadıyla içki/”dolu” sunmuşlardı. Bu adet, Yıldırım Bayezid, Çelebi Sultan Mehmed ve Sultan I. ve II. Murad döneminde de devam etmişti.

Taib Ahmed’e göre, “Fatih Sultan Mehmed Han ve Sultan Bayezid-i Veli, komutanları ve vezirleriyle arada sırada iyşü nuş (içki álemi) ederlerdi. Hatta Bayezid-i Veli, Sadrazam Gedik Ahmed Paşa’yı işret (içki) sırasında katletmişti”.

Yine kitabın aksine, bir iddiaya göre, Yıldırım Bayezid içki içiyordu. Padişahın içki ve bezm (içki meclisi) düşkünlüğünün sebebi, eşi Sırp prensesi Maria Despina (Olivera) idi.

LAKABI ’SARHOŞ’ OLAN PADİŞAH

Dönelim tekrar Taib Ahmed Efendi’nin kitabına:

Yavuz Sultan Selim içki kadehine fazla iltifat etmezdi, ancak ara sıra içerdi. Heyhat, çabuk sarhoş olup şiir okurdu. Bir gün bir eğlence sırasında yine sarhoş oldu; ayağa kalktı; elindeki kadehi öne doğru uzattı ve üzümden ilk şarabı çıkardığı iddia edilen İran Şahı’nı anımsayıp şiir okudu:

“Bint-ül inebin bikrini Cem etti izale.”

(Üzümün kızının bekáretini Cem yok etti!)

Kanuni Sultan Süleyman’ın, ilk zamanlarında musiki dinlerken içki içmişliği vardı. Ancak daha sonra içkiyi yasakladı.

“Osmanlı’nın yasağı üç gün sürer” deyimi doğruydu. Kısa bir zaman sonra içki yasağı unutuldu, meyhaneler yeniden açıldı.

Padişahlar arasında içkiye en düşkün isim II. Selim’di. Lakabı “Sarhoş” idi. Bu dönemde sınırsız içki serbestliği vardı.

İlginçtir, II. Selim içkiye düşkün olmasına rağmen, beş vakit namazını da kaçırmazdı. Ve sonra, Halvetiyye Şeyhi Süleyman Efendi’nin telkiniyle içki içmeye tövbe etti. Hatta bir gün hastalandığında hekimlerin iyileşmesi için verdiği ilacı, “içinde içki vardır” diye içmedi.

İçkiye karşı padişahlardan biri de III. Murad’dı. İçki içmediği gibi huzurunda lafının edilmesinden bile hoşlanmazdı. Bunun altında yatan sebep ise şuydu: Şehzadeliği sırasında babası II. Selim bir gün kendisini içki sofrasına çağırdı. İçki içmesine izin verdi. Ama padişah daha önce Harem Kethüdası Hekimbaşı Kurdoğlu’na, şarap kadehinin içine baş ağrısına neden olacak bazı maddeler koymasını istemişti. Şehzade bu oyundan habersiz şarap kadehini ardı ardına içince birkaç gün baş ağrısından duramadı ve içkiye tövbe etti.

Bir diğer padişah, III. Mehmed de babasının yolundan gitti; içki içmedi. Ama onun döneminde Osmanlı kötü bir alışkanlıkla tanıştı: Tütün.

Allah’tan tütün günah değildi!

Osmanlı padişahlarının içkiyle ilişkileri hep inişli çıkışlı oldu.

İçki yasağı bazen şiddetle uygulandı, bazen ise görmezden gelindi.

Bu uygulamalarda, padişahların kişisel yaşamlarının etkisi vardı:

Örneğin, I. Ahmed çok dindardı ve onun döneminde içki yasağı çok etkiliydi.

MEYHANEYİ ÖVEN ŞEYHÜLİSLAM

Osmanlı Devleti için 17. yüzyıl, “duraklama” dönemiydi.

Osmanlı savaş kaybettikçe gericileşti. İçki yasakları bu dönemde arttı. Tüm kötülüklerin sebebi bu uğursuz içkiydi!

IV. Murad kendisi içmesine rağmen halka alkol, sigara ve kahve kullanılmasını yasakladı. İçki içenler darağaçlarında sallandırılırken IV. Murad’ın Şeyhülislamı Zekeriyazade Yahya Efendi bakın şiirinde ne diyordu:

“Mescitte riyamişler etsin ko riyayı/ Meyhaneye gel kim ne riya var ne mürai…” (Bırak mescitte ikiyüzlüler devam etsin riyakárlığa/ Sen meyhaneye gel ki orada ne riya var ne riyakár.)

Eee, şimdi bu şiiri nasıl değerlendireceğiz?

Neyse devam edelim.

Sultan İbrahim döneminde yeni keyif verici maddeler ortaya çıktı: Bunların başında, burundan çekilen enfiye (burun otu) vardı.

Bir tür uyuşturucu olan enfiyeyi zamanla padişahlar ve sadrazamlar kullanacaktı.

Bir sonraki padişah IV. Mehmed, avcılığa ve eğlenceye çok düşkün olmasına rağmen içkiden uzak durdu. Hatta yasakları katılaştırdı.

Ve 17. yüzyıldaki içki yasağı, Osmanlı’yı yeni bir alkol çeşidiyle tanıştırdı: Rakı.

Rakı, -görünürde sudan farklı olmadığı için-, içki yasağını delmek maksadıyla Osmanlı’ya giriverdi.

Görüldüğü gibi, bize ait zannettiğimiz rakı maalesef “milli içkimiz” değildi. “Rakı” sözcüğü Türkçe değil Arapça’ydı. Arap ülkelerinde “arak” denilmekteydi.
Rakıyı Osmanlı Sarayı da pek sevdi. III. Ahmed, çoğunlukla geceleri hünkár sofasında, balkonda yumuşak yastıklar içinde yarı yatmış bir halde oturur, sadrazamı, şairleri ve dalkavuklarıyla rakı içerdi.

Bir sonraki padişah I. Mahmud da içkiyi seviyordu.

İçkinin seyri 18. yüzyılda da değişmedi. Bazen yasaklandı, bazen serbest bırakıldı.

Ne zaman paraya ihtiyaç duyuldu, içki içimi serbest bırakıldı. Çünkü alkolün alım satımından alınan “Zecriye Vergisi” hayli yüklüceydi!

Fındıklı Mehmed Ağa bu durumu “Silahdar Tarihi” adlı eserinde şöyle yazdı:

“Hazine çok sıkıntı içindeydi, içki yasağı kaldırıldı. Meyhanelere ve tütün içmeğe izin verildi. Tütüne de ayrıca gümrük kondu.”

Aynen bugün gibi, ithal edilen içkiden alınan fon getirisi hayli iyiydi.

EN İÇKİCİ PADİŞAH: II. MAHMUD

Osmanlı Sarayı tarih boyunca ne trajedilere tanıklık etti: III. Mustafa, yemeğine zehir konularak öldürüleceği korkusu nedeniyle hep panzehirler kullandı ve bunun sonucu uyuşturucu bağımlısı oldu!

Osmanlı’da içkiye savaş açan son padişah, III. Selim oldu. Musikiye olan ilgisiyle bilinen bestekár padişah, ne kadar meyhane varsa hepsini kapattı. Yasağa rağmen içki içmekte ısrar edenleri astırdı.

Sonra ne oldu:

Son dönem Osmanlı padişahları arasında içkiye en düşkün kişi II. Mahmud, yasakları deliverdi.

Tarihçi Necdet Sakaoğlu’na göre, Abdülmecid içki bağımlısıydı; bazı geceler körkütük sarhoş durumda mabeyinciler tarafından arabasına konulup saraya götürülürdü.

II. Abdülhamid’in anılarına göre, kardeşi padişah V. Murad’ı içkiye alıştıran, geceleri sık sık buluştuğu şair Namık Kemal’di.

II. Abdülhamid’in de içtiği biliniyor. Ama o ne rakı, ne şarap içiyordu. O, “şeker suyu” rom içiyordu!

“Batıcı İttihadcılar’ın Padişahı” V. Mehmed Reşad, ağzına içki koymazdı.

“Hain olup olmadığına” henüz karar verilemeyen son padişah Sultan Vahideddin de içki kullanmayanlar arasındaydı.

Gelelim sonuca: Şimdi biz meseleyi “ayık kafa” sorununa indirgeyip padişahların, şehzadelerin içki içmelerindeki temel meselelere gözümüzü kapatıp, “Osmanlı’yı büyütenler, ayık kafa ile gezmiyordu, batıranlar ise hep ayıktı” gibi absürd bir değerlendirme yapabilir miyiz?

Ama ne yazık ki yapanlar var!

İÇKİ İÇEN HALİFELER!

OSMANZADE Taib Ahmed’in “Telhisü Mehasini’l-adab” kitabında İslam halifelerinin içkiyle ilişkileri de yer alıyor.

Halifeler fethettikleri topraklarda içkiyle tanışmışlardı. Oysa İslam’ın ilk yıllarında sert bir yasak vardı.

Hz. Ömer, hamamda vücudunu şaraplı suyla yıkayan Halid Bin Velid’e, “Şarabın içilmesi kadar vücuda sürülmesi de yasak” demişti.

Gelelim halifelere…

Tarihçi Taib Ahmed Efendi, halifeler hakkındaki bilgileri, İslam dünyasının önemli ilim adamları arasında gösterilen Cahiz’in (776-868) “Minhacü’s-süluk” adlı kitabından almıştı.

Bu kitapta, içki içen Emevi ve Abbasi hükümdarları şunlardı:

“Müslümanlar arasında içkinin yayılmasının nedenlerinden biri de, Emevi halifelerinden Yezid Bin Muaviye, Abdulmülk Bin Mervan, Yezid Bin Abdulmülk, Velid Bin Yezid gibi kimselerin içki düşkünü olmalarıydı. Arap hükümdarlarından Numan ve Hişşam ile küçük emirliklerden çoğu haftada bir gün işret ederlerdi (içerlerdi).

(…) Emevi hükümdarlarından Yezid bin Velid ayyaş idi; vaktini sarhoş olup ayılmakla geçirirdi. Abdülmelik ayda bir kere; Velid Bin Abdülmelik haftada bir kere; Süleyman ve Merdan Bin Mehmed üç günde bir kere içerlerdi.

(…) Abbasiler’den zevkusefa sofralarına en ziyade rağbet eden halifeler; Hadi, Reşid, Emin, Me’mun, Mu’tasam, Vasık, Mütevekkil idi. Abbasi halifelerinden Ebul Abbas haftada bir kere salı gecesi içerdi. Hadi ve Mehdi iki günde bir kere; Harun ve Me’mun haftada iki kere içerdi. Bunlar nihayet giderek ayyaş olmuşlardır. Mu’tasım, perşembe ve cuma günlerinde ve toplantılarda içerdi. Ama Vasık, cuma gecesi ve toplantı günlerinde içmez, diğer geceler içmezse uyuyamaz, rahat edemezdi.”

Emevi ve Abbasiler’den içki düşkünleri olduğu gibi içkiye karşı hükümdarlar da vardı. Örneğin, Emeviler’den Ömer Bin Abdülaziz ve Abbasilerden Muhtedi ile Mansur gibi birçok halife de içkiye karşı mücadele vermişlerdi.

Fatimiler’den Mustansır içki sofraları kurdurmasıyla bilinirken, Hakim Biemrillah tam tersine içkiye düşmandı.

İslam içkiye izin vermiyordu. (Maide Suresi 90-91 ve Bakara Suresi 219).

İslam inancına göre içkinin bir damlası bile haramdı. İçki murdardı. Bu nedenle içenlerin cezaya çaptırılması gerekiyordu.

Bin Harep, Velid Bin Akabe, Yezid Bin Muaviye, Ömer Bin Hattab vs. İslam’da içki cezası alan ilk isimlerdi. Aslında mazeretleri vardı: “Biraz ferahlamak” ve “türlü düşüncelerden kafalarını kurtarmak!” gibi.

Nedeni ne olursa olsun, yasağa, cezaya rağmen, bazı halifeler hem de konumlarını bile göz ardı ederek, haram olduğunu bile bile içki içmişlerdi.

Eh ne diyelim; günahları boyunlarına!

BUNLARI BiLiYOR MUYDUNUZ?

TÜRKLERİN milli içkisi, kısrak sütünden mayalanma yoluyla yapılan kımızdır. 1960’lı yıllarda bazı Türkçü/Bozkurtçu gençler rakı, şarap değil, “milli içki” diye kımız içerlerdi. Ülkücülüğe ne zaman “Türk-İslam Sentezi” yerleşti, bu hareket içinde kımız içme geleneği son buldu.

İçki yasağı hiçbir dönemde hiçbir ülkede tam olarak uygulanamaz. Ayrıca bazı İslam düşünürleri, kimi hadislere dayanarak İslam’ın içkiye izin verdiğini ispat etmeye çalışırlar. Bunlardan biri de Milli Şair Mehmet Akif Ersoy’un damadı, ilahiyatçı Ömer Rıza Doğrul’dur. İslamiyet ve dinler tarihi üzerine eserler vermiş Doğrul, iyi bir içiciydi. Sirkeci’deki Konyalı Lokantası’nda hem içkisini içer, hem de yazılarını kaleme alırdı. Kuran-ı Kerim’i “Tanrının Buyruğu” adıyla Türkçe’ye çevirdi. “Çeviri parasını içkiye yatırdı” diye çok eleştirildi.

Milli Şair Mehmet Akif Ersoy, 24 yaşına kadar içti, sonra bıraktı. Yakın arkadaşı Neyzen, Mehmet Akif’i içkiye başlatmak, Mehmet Akif ise Neyzen’e içkiyi bıraktırmak için çok uğraştı. İkisi de başarılı olamadı.

Türk ressamları arasında en çok içki içenlerden biri de Çallı İbrahim’di. Neyzen, bir akşam elinde rakı şişesi Çallı İbrahim’e giderken, Bakırköy Hastanesi’nin başhekimi Mazhar Osman’la karşılaştı. Mazhar Osman, daha hastaneden yeni çıkan Neyzen’i elinde şişe ile görünce çok kızdı. Hemen şişeyi kendisine vermesini istedi. Neyzen, içkinin yarısının Çallı İbrahim’e ait olduğunu söyledi. Mazhar Osman, “O halde hemen yarısını boşalt” dedi. Neyzen, “Boşaltamam, üstteki bölüm Çallı’nın” yanıtını verdi!

Türkiye’deki siyasal İslam’ın manevi lideri Necip Fazıl Kısakürek, uzun bir dönem içki içip kumar oynadı. Ama daha sonra ikisine de tövbe etti.

Şair Yahya Kemal, içki masasında en küçük bir münasebetsizliği bile hoş karşılamazdı. Yakın arkadaşı Yakup Kadri Karaosmanoğlu’ndan öğrendiği Bektaşilerin, “Masaya nasıl oturdunuz ise öyle kalkınız” sözünü pek severdi.

İslami temelde gelenekten kopmayan Batılı bir yaşamı savunan şair Namık Kemal, rakıya pek düşkündü. Babası, II. Abdülhamid’in Müneccimbaşısı Mustafa Asım her mektubunda adeta oğluna yalvarırdı: “N’olur şu içkiyi biraz azalt!”

Bülent Ecevit içki sevmezdi. Turgut Özal, Semra Hanım’ın ısrarıyla sadece bir kadeh konyağa hayır demezdi. Süleyman Demirel ise keyifli olduğunda bir iki kadeh içerdi.

SONER YALÇIN / HÜRRİYET

Yazı kategorisi: Tarih Süzgeci | » yorum bırak;

İranda Şeriat nasıl gelmişti

Yazan: muzunay Ağustos 5, 2008

İranda Şeriat nasıl gelmişti

 

AKP”nin Anayasa tasarısı hazırlıkları, Türkiye”nin bir saklı gündeminin doğmasına neden oldu: “Darbe mi? Şeriat mı?” İşte Türkiye”nin gizli gündemi bu soru. Herkes bunu tartışıyor. Ne rastlantı; yıllar önce, İslam devriminden önce benzer soru İran”ın da gündemindeydi. İranlı solcular, demokratlar, liberaller ve milliyetçiler bu soruyu tartışıyordu, darbeye karşı çıkıyorlardı. Gelin İran”ın İslam devrimi öncesi ve sonrası günlerine gidelim. Bir de, “mahalle baskısı” var mıymış görelim.

MERHABA. Benim adım Bahman Nirumand. İranlı bir gazeteci-yazarım.

Şah”ın devrilmesinde aktif rol oynayanlardanım.

Ve aynı zamanda mollaların, demokrasi ve özgürlük getireceğine inanan milyonlarca solcu, demokrat, liberal ve milliyetçi insandan biriyim.

Evet, Humeyni yeryüzünde cenneti vaat etti bize. Demokrasi gelecek, kimse fikirleri ve siyasal görüşleri yüzünden tutuklanmayacak, işkence yapılmayacak, kadınlara eşit haklar verilecek, giyim serbest olacaktı.

Şah”ı devirdikten sonra mollaların camiye geri döneceklerinden emindik. Devleti yönetecek durumda olduklarına inanmıyorduk.

Yanıldık. Kitaplardan ezberlediğimiz cümleleri, içi boş kavramları birbirimize söyleyip duruyorduk.

ÜZERİNDE DURMADIK

Her şey 14 Ocak 1979 tarihinde değişti. Şah, İran”ı terk etti. Ardından İran tarihinin en büyük yürüyüşü Tahran”da yapıldı. Sansür, yasak yoktu, istediğimiz gibi bağırıyorduk.

Fakat mitingde ilk dikkatimi çeken, kim liberal Musaddık ya da solcu şehitlerin resimlerini taşıyor ise mollalarca dövülüyordu.

Pek üzerinde durmadık bu olayın, “Hele bir kurtlarını döksünler, sonra sakinleşirler” diye düşündük.

Ertesi gün gazetede, bir hırsızın genç mollalar tarafından yakalanıp, adına “İslam Mahkemesi” denilen bir mahalli heyet tarafından 35 kamçı cezasına çaptırıldığı haberini okuduk.

Haberi ciddiye almadık; “Üç beş sapsızın işi” dedik.

Bu arada bira-şarap fabrikalarının yakılması, sinemaların tahrip edilip filmlerin sokaklara atılması gibi olayların üzerinde hiç durmadık. “Ufak tefek şeylerin” toplumun demokrasi ve ulusal bağımsızlık yolundaki çabaları etkilemesini istemiyorduk.

Biz bunları söylerken, mollalar tarafından, kadın ve erkeklerin yan yana yüzemeyecekleri; okullarda aynı sınıflarda olamayacakları; birlikte spor yapamayacakları gibi gerici kararlar ardı ardına alınmaya başlandı.

“Müslüman kadınların yanında orospuların yeri yoktur” denilerek kadınlara örtünme zorunluluğu getirildi. Özellikle üniversitelerde bu yüzden çatışmalar çıktı.

Bu çatışmalardan rahatsız olduk; kadın sorununun güncelleşip ön plana geçmesini istemiyorduk! “Asıl mücadele, emperyalizme ve kapitalizme karşı verilmelidir” diyorduk. Kadın sorunu bir yan çelişkiydi, ana çelişki sömürüydü. Kadının giyim sorunu, emperyalizme karşı verilen mücadeleyi baltalamamalıydı!

Peçesiz, başörtüsüz sokağa çıkan kadınlar artık açıkça, gözümüzün önünde dövülüyordu. Bazı kadınların yüzüne kezzap atılıyordu.

Biz ise hálá büyük laflar ediyorduk; bu tür olayları devrimin kaçınılmaz sancıları olarak görüp umursamıyorduk! “İttifak” “Eylem Birliği” gibi terimlerin peşinden koşup duruyorduk.

GEÇİŞ SANCILARI SANDIK

Humeyni, “Bütün sorunlarımızın sebebi, cemiyetimizdeki ahlaksızlıklardır. Bunların kökünü kazımalıyız” diyor; genç mollalar terör estiriyordu. Kitabevleri yağmalanıyor; gazete bayileri ateşe veriliyordu.

Şiraz”da “İslam Mahkemesi” eşcinsel ve fahişe olduğu gerekçesiyle dört kişiyi idam ediyordu. Benzer olay Tahran”da da gerçekleşiyor, üç fahişe ve üç eşcinsel kurşuna diziliyordu.

Sesleri ve görüntüleriyle erkekleri tahrik ettikleri için kadın spikerler televizyondan kovuluyor; uyuşturucu olarak görülen müzik yasaklanıyordu. Alkol içen, kırbaç cezasına çaptırılıyordu.

Şimdi düşünüyorum da, insan zamanla her türlü aşağılanmaya alışıyor galiba. Hiçbirini görmüyorduk; basmakalıp analizlerimizin doğru olduğuna o kadar inanıyorduk ki!..

Oysa toplum hızla dincileştiriliyordu. Alınan her kararda “Tamam bu sonuncusu” diyorduk. Ama arkası hep geliyordu.

Kızların evlenme yaşı 18″den 13″e düşürüldü. Parfüm, ruj, saç boyası, mücevher gibi kadın malzemelerinin yurda girişi yasaklandı. Kadın çamaşırı satan mağazaların vitrinlerine sutyen, kombinezon vs. koymasına bile izin yoktu.

Kamu dairelerinde kadın memurlara tesettüre girme emri çıkarıldı.

Aslında birçok aydın kadının üye olduğu kadın dernekleri vardı. Onlar kendi küçük çevrelerinde “hamilelik tatilinin uzatılması”, “eşit işe eşit ücret” gibi talepleri tartışıyorlardı.

Biz aydınlar hep aynı düşüncedeydik: Demokrasi ve özgürlüğe geçiş sancılarıydı bu tür vakalar! Abartmaya gerek yoktu.

Hepimiz “ana çelişki” üzerinde duruyorduk; öncelikle dışa bağımlılık ve ekonomik krizden kurtulmalıydık.

REFERANDUM OYUNU

Üç ay önce Humeyni, Paris”te komünistler de dahil olmak üzere her görüşün rahatça örgütleneceği bir demokrasiden, özgürlükten bahsederken, şimdi tüm solcu, milliyetçi ve liberalleri İslam düşmanı ilan etmişti.

Bu sözler üzerine ilk protestomuzu yaptık. Mitingimize bir milyonu aşkın insan geldi.

Mollaların en iyi siyasi stratejileriydi; işlerine gelmediği zaman hemen gündemi değiştiriyorlardı.

Referandum meselesini gündeme getirdiler. Halka soracaklardı: “İslam Cumhuriyeti”ni istiyor musunuz, istemiyor musunuz?”

Kuşkusuz bu bir oyundu; halkın yüzde 65″inin okuryazar olmadığı bir ülkede kim ne anlardı cumhuriyetten?

Yapılan propaganda belliydi; dediler ki: “İslam”a evet mi, hayır mı diyorsunuz?”

Biz bu oyunu biliyorduk ama şöyle düşünüyorduk: “Önemli olan cumhuriyettir; serbest seçimlerdir; demokratik haklardır; özgürlüklerdir. İslam Cumhuriyeti bunu sağlayacaksa neden karşı çıkalım?”

Ancak bazı küçük kesimler bu oyuna gelmemek için referandumu boykot ettiler.

Sonuçta, “evet” diyen 20 milyon, “hayır” diyen ise sadece 140 bindi.

Mollalar bu referandum sonucunu çok iyi kullandılar. Güya tüm ülke yaptıklarını onaylıyordu. Artık televizyondan sonra basın da ellerine geçmişti. Sanki tüm muhaliflerin sayısı 140 bin kişi gibi gösterdiler. Halbuki 20 milyon içinde bizim oyumuz da vardı. Ama artık bizim sesimizin çıkmasına izin verilmiyordu.

HALKI ANLAYAMADIK

Mollalar güçlendikçe saldırganlaştılar.

Örneğin, tirajı bir milyon olan liberal “Ayendegan” Gazetesi”ni kapattırdılar. Sıra sonra “Keyhan” Gazetesi”ne geldi; muhalif yazarların işten çıkarılmasını sağladılar.

Tüm bu olanları protesto etmek için mitingler düzenlemeye başladık. Ama iş işten geçmişti artık; insanlar yılmıştı, korkuyordu.

Özgürlük, demokrasi ve bağımsızlık için ayaklanan halkın, bu kadar kısa sürede değişeceğini düşünememiştik.

Sanmıştık ki, mollaların gerici yasalarına/kurallarına halk karşı çıkacak. Halbuki tersi oldu; mollalar yasak, sansür getirdikçe arkalarından gidenlerin sayısı arttı.

Örtünmek moda oldu!

Tüm bunlara “gelip geçici bir fırtına” diye bakmak ne büyük yanılgıydı.

Komünistlerden, solculardan, demokratlardan, milliyetçilerden sonra liberal İslamcılar da zamanla mollaların hedefi oldu.

Şah döneminden daha çok insan cezaevlerine konuldu; idam edildi.

Milyonlarca insan canını kurtarmak için yurtdışına kaçtı.

Kaçanlardan biri de bendim.

Umarım bizim hatalarımızdan birileri ders çıkarır.

(Not: Bu metin, Bahman Nirumand”ın “İran” kitabından derlenmiştir.)

Türkiye”nin İran benzerliği çok şaşırtıcı

ÖNCE bir tespit yapalım:

Diyorlar ki, “Türkiye, İran”a benzemez!”

Yanılıyorlar.

Bu nedenle gelin önce kısa bir tarih yolculuğu yapalım:

19. yüzyılda İngiltere”nin Osmanlı Devleti gibi İran üzerinde de nüfuzu vardı.

İki ülke de tarım ülkesiydi.

20. yüzyıl başında, -İran 1906; Osmanlı 1908- askerlerin bastırmasıyla iki ülkede de meşrutiyet ilan edildi.

Her iki ülke 1920″lerde yeni liderleriyle yönetildi:

İran”da subay Rıza Han (Pehlevi), “ormancılar ayaklanmasını” bastırıp yönetimi devirerek kendini “Şah” ilan etti.

Türkiye”nin lideri ise iç ve dış düşmanları yenen Mustafa Kemal Atatürk”tü.

Her iki lider de ülkelerinin tarihlerinde görülmedik boyutlarda, modernleşme ve reform politikalarını uygulamaya koydu. Ülkelerini eğitim sisteminden hukuk sistemine kadar laikleştirmeye çalıştılar. Kılıf kıyafet devrimi yaptılar.

Bu reformlara her iki ülkede de karşı çıkan pek olmadı; sayıları az olmakla birlikte muhalif olanlar da çok ağır cezalara çaptırıldı.

İran 1940″ta, Türkiye 1946 yılında parlamenter demokrasiye geçti.

İran”da 1951″de, Türkiye”de 1960″ta “milliyetçi/ulusalcı solcu” askerler darbe yaptı.

İran”da başta petrol olmak üzere millileştirmeler yaşanırken, Türkiye de dışa açıldı, yabancı sermayeyi kabul etti.

CIA, İran”daki darbeci Musaddık”ı yıktı. Yerine tekrar Şah Rıza Pehlevi”yi getirdi. Şah bütün partileri kapattı, liderlerini hapsetti.

Türkiye, 1961″de demokrasiye döndü, seçimler yapıldı.

1960″lı yıllar, her iki ülkede de sol, milliyetçi ve İslamcı hareketin ivme kazandığı dönem oldu.

Aynı dönemde her iki ülkenin siyasi ve iktisadi olarak dışa bağımlılığı arttı. ABD “abi” rolündeydi. Düşman ise komünizmdi.

Her iki ülke de solcularını ezmek, yok etmek için her yola başvurdu. Devlet güçleri, sola karşı diğer güçlerle ittifak yaptı.

Sol muhalefetin ezildiği dönemde İslamcı hareketler güçlendi.

YEŞİL KUŞAK PROJESİ

Burada meseleye daha geniş açıdan bakıp, 1970″li yılların son dönemini bir hatırlayalım.

Sovyetler Birliği, Afganistan”a girmişti.

ABD”nin kontrolündeki Şah, İran”ı terk etmişti. Türkiye”de büyük bir sol dalga vardı.

Soğuk Savaş döneminde siz ABD”nin yerinde olsanız ne yaparsınız?

İran”da Sovyetler Birliği yanlısı solculara karşı mollaları desteklediler.

Türkiye”de 12 Eylül 1980 askeri darbesini yaptırıp, İslamcıları kuvvetlendirerek solu ezdirdiler.

ABD, Şah”tan umudunu kesince mollaları destekledi. İran”da mollaları yok etmek isteyen askerlerin elini kolunu bağladı.

Şah Rıza Pehlevi, ölmeden birkaç hafta önce, “Amerika ve İngiltere yerine muhalefeti yok etmek isteyen askerleri dinleseydim, ülkeyi terk etmek zorunda kalmazdım” diye açıklama yaptı.

ABD, Sovyetler Birliği”ni İslam ülkeleriyle kuşatıp içindeki İslamcı halkları ayaklandırarak yıkacağını hesaplıyordu.

Bu nedenle İranlı subaylara hep engel oldu.

Örneğin: Şah gittikten sonra, ülkenin başında kalan sosyal demokrat Başbakan Bahtiyar “İslam Cumhuriyeti”ne izin vermeyeceğim” diyordu.

Genelkurmay Başkanı Karabagi, Bahtiyar”ı destekliyordu.

Bahtiyar, ABD ve İngiltere”ye danıştı. Tabii ki destek alamadı.

Mollalar şanslıydı; dünya siyasal konjonktürü onların lehineydi.

Sonunda Humeyni, Tahran”a geldi. Yerleştiği “Refah Okulu”nda, liberal-İslamcı Mehdi Bazargan”ı Başbakan ilan ettiğini açıkladı. ABD ve Avrupa bu “ılımlı İslamcı” atamadan mutlu oldu.

Ancak mollalar güçlendikçe iktidara yerleşti.

Son hedefleri, halkın oylarıyla Cumhurbaşkanı olan liberal Müslüman Beni Sadr idi.

Askerler bu kez Beni Sadr”ın imdadına yetiştiler; darbe yapabileceklerini söylediler. Sadr darbe istemedi ve yurtdışına kaçmak zorunda kaldı.

Mollalar iktidara yerleşti. “Ilımlı İslam” istemiyorlardı!

DESTEK ESNAFTAN

İran tarihine bakıldığında, mollaların devlete karşı ayaklandığı görülmemişti. Sadece 1963″te Şah, mali kaynaklarını yok ettiği için ilk protesto eylemini gerçekleştirmişlerdi. Bu nedenle Humeyni, Türkiye”ye sürgüne gönderilmişti.

Durum aslında bizim Nakşibendiler”e benziyor, onlar da hep devletin yanında olmuşlardı. Neyse…

Türkiye”deki İslami hareketler ile İran”daki mollaları destekleyen güçler arasında benzerlikler var mıydı?

Yapısal farklılıklar olsa da taban aynıydı:

Mollaların ülke içinde en büyük destekçisi, iç ticaretin üçte ikisini, ihracatın üçte birini elinde tutan ve geleneksel değerlerin savunucusu Bazar esnafıydı.

Mollalar ayrıca liberal-burjuva çevrelerinden de destek gördü. Bunun sebebi, özerklik için harekete geçen Azeri, Kürt, Beluciler gibi etnik unsurların başlarının hemen ezilmesi talebiydi.

Ve tabii, din adamlarının siyasal örgütlenme gücünün en büyük dayanağı ise, cami komiteleriyle girdikleri yoksul mahallelerdi. Camiler cihat birliklerinin hücre evleriydi. Kısa bir süre öncesinin solcu varoş mahallelerinin yoksulları akın akın mollaların arkasından yürüyordu artık.

Şimdi tekrar başa dönüp soralım: Türkiye, İran”a benziyor mu?

SONER YALÇIN-HÜRRİYET

   

Yazı kategorisi: Tarih Süzgeci | Etiketler: | » yorum bırak;