Muhammed Uzunay | Türkiye Gerçekleri | Hayat,Bilim,Kültür,İnsan…

"Bu denli hastalıklı bir topluma iyi eklemlenmiş olmak, sağlıklı olmanın bir ölçüsü olamaz.Jiddu Krishnamurti

‘SOSYAL GERÇEKLER’ Kategorisi için Arşiv

Ağla Aksu ağla, açılırsın

Yazan: muzunay Ağustos 30, 2009

Gözyaşları gerçek mi?

Maraş katliamı başta olmak üzere birçok karanlık olayın aktörlerinden olan ve ülkemizin en karanlık dönemlerinin İçişleri Bakanı olan Abdülkadir Aksu, demokratik açılımdan bahsederken gözyaşı dökebiliyor!

AKP Genel Başkan Yardımcısı Abdülkadir Aksu, dün yaptığı yazılı açıklamada “Bu ülkenin insanından daha çok demokrasi esirgenmemelidir” dedi. Erdoğan’ın geçtiğimiz haftalarda Meclis’te yaptığı açılımla ilgili konuşma sırasında “gözyaşlarını tutamayan” Aksu, kişisel tarihi ile çelişen açıklamalar yapmayı sürdürüyor.

“İnsanı yaşat ki devlet yaşasın”

Yazılı açıklamasında muhalefet partilerini açılımı desteklemedikleri için eleştiren Aksu, “Sayın Baykal’ın da sözlerini çerçeveletip odasına astırdığı, Osmanlı’ya fikirleriyle ilham veren Şeyh Edebali, ‘İnsanı yaşat ki devlet yaşasın’ diyor. Çözüm işte tam da burada… Devleti yaşatmanın yolu insanı yaşatmaktan geçiyor” dedi.

Kendisinin çeşitli devlet kademelerindeyken pek ciddiye almadığı anlaşılan bu sözü muhalefet partilerine hatırlatan Aksu, yakın tarihi hatırlayanları hayrete düşürüyor.

“Korkunun yerini güven almalıdır”
Devletin bağırarak yönetilemeyeceğini söyleyen Aksu, “Sorunu doğuran ‘korkularımız’ oldu. Peki çözüm ‘korkularla’ bulunabilir mi? Biz diyoruz ki sorunu doğuran ‘korku’ ise çözüme başlamanın birinci şartı ‘korkuyu kaldırmaktır’. Korkunun yerini ‘güven’ almalıdır” dedi.

İnsanı yaşat…
Son dönemdeki “hümanist” açıklamaları ve duygusal tavırlarıyla dikkat çeken Aksu, daha önce yaptığı birçok açıklamada ne kadar hümanist olduğunu göstermişti:

1989 Ocak ayında, Cizre’nin Yeşilyurt köyüne baskın düzenleyen askeri birliklerin komutanının köylülere dayak atıp dışkı yedirmesi konusunda görüşleri sorulan dönemin İçişleri Bakanı Aksu, “olacak o kadar” yanıtını vermişti. Dışkı yedirme olayı, açılım tartışmaları sırasında sık sık gündeme getirilen “kötü” örneklerden biri.

1991 yılı Ocak ayında Hacettepe Üniversitesi Beytepe Kampüsü’nde gözaltına alınan Birtan Altınbaş, Ankara Emniyet Müdürlüğü TEM Şubesi’ndeki sorgusunun ardından 15 Ocak 1991’de komaya girerek götürüldüğü Gülhane Askeri Tıp Akademisi Hastanesi’nde yaşamını yitirdi. Tanıklar mahkemede Altınbaş’ın işkence gördüğünü açıklarken, Abdülkadir Aksu, “kendi kendini öldürmüş” dedi.

Altınbaş bu şekilde öldürülen tek insan değil. Aksu’nun görevde bulunduğu dönem boyunca onlarca insan için gözaltındayken “kendini öldürdü”, “camdan atladı”, “kaçarken düşüp yaralandı” açıklaması yapıldı.

Çocuklara da işkence
Güneydoğu’da çocuklara yapılan kötü muamele bir iki yıldır tartışılırken Aksu’nun ilk bakanlık döneminde bir çok çocuk işkenceye maruz kaldı. Aksu bu iddiaları da reddederken, Gaziantep Cezaevi’nde sürekli dayak ve kötü muameleden yakınan çocuklar, inceleme gezisi için orada bulunan Adalet Bakanı Oltan Sungurlu’ya dayak yedikleri sopayı hediye ettiler.

Kısa bir döküm
12 Eylül faşizminin hüküm sürdüğü günlerde, 1985′te yılın bürokratı seçilen Aksu’nun marifetleri Maraş Katliamı’na kadar uzanıyor. Katliamdan önce Vali Vekili olarak Maraş’ta bulunan Aksu’nun, olaylar başlamadan kısa süre önce Emniyet Genel Müdürü Yardımcısı olarak merkeze çekildiği biliniyor.

Aksu’nun, ANAP’tan milletvekili olarak İçişleri Bakanlığı görevini sürdürdüğü 1989-1991 yılları arasında 36 kişi işkence sonucu öldü, yüzlerce dernek basıldı ve binlerce kişi gözaltında işkence gördü. Baskı o kadar arttı ki Haliç’i Kalkındırma Derneği bile basıldı.

Bu dönemde Aksu’nun sorumluluğu altında gerçekleşen ve aydınlanamayan siyasi cinayetler: 31 Ocak 1990 Atatürkçü Düşünce Derneği kurucusu Prof. Dr. Muammer Aksoy’un öldürülmesi, Mart ayında Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Çetin Emeç’in saldırıya uğraması, 6 Eylül’de yazar Turan Dursun’un ve 6 Ekim’de de Prof. Dr. Bahriye Üçok’un katli oldu.
1991 yılı ise, MİT mensupları ve askerlerin hedef alındığı bir yıl oldu.

Aksu’nun dönüşü
Aksu’nun AKP iktidarı ile birlikte tekrar içişleri Bakanlığı’na gelmesinin ardından yine birçok karanlık olay yaşandı:

18 Aralık 2002 tarihinde Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nden Doç. Dr. Necip Hablemitoğlu evinin önünde öldürüldü. Aradan bir yıl geçmeden İstanbul bombalarla sarsıldı. beş gün arayla önce iki sinagog ardından da HSBC Bankası’na bombalı saldırı düzenlendi. Saldırıda çok sayıda kişi öldü veya yaralandı.

2006′da önce Trabzon’daki Santa Maria Kilisesi’nin İtalyan Rahibi Andrea Santoro öldürüldü. 17 Mayıs’ta Danıştay 12. Dairesi’ne düzenlenen silahlı saldırıda Yargıç Mustafa Yücel Özbilgin hayatını kaybetti. Son olarak da Ermeni asıllı gazeteci yazar Hrant Dink suikasta kurban gitti.

Daha önce, Kürt sorununda çözüm için “tespihlilerin sayısının arttırılması gerektiğini” savunan ve bu şekilde Hizbullah terörüne ön ayak olan ve polis teşkilatındaki tarikatçı örgütlenmenin mimarlarından olan Aksu’nun uyuşturucu kaçakçıları ile de bağlantısı olduğu sık sık dile getirildi.
(soL – Haber Merkezi)

Yazı kategorisi: SOSYAL GERÇEKLER | Etiketler: , , , | » yorum bırak;

Türkiye’nin Ahlak Krizi

Yazan: muzunay Temmuz 10, 2008

October 27, 2005

Türkiye’nin Ahlak Krizi

Türkiye iki haftadır Malatya’daki Çocuk Esirgeme Kurumu’nun yurdunda yaşanan rezaleti tartışıyor. Küçücük çocukları kafalarını tokuşturarak, terliklerle vurarak döven, aşırı sıcak suyla yıkayıp yakan zalim “bakıcılar”dan daha da kötü olan ise, televizyonlarda gördüklerimizin buzdağının sadece su üstündeki kısmı olması.

Malatya Çocuk Yurdunda Banyo İşkencesiBu gibi “esirgeme” kurumlarında yaşanan alçaklıkların, sadece şidettle sınırlı kalmadığı, cinsel taciz ve tecavüzlere kadar uzandığı da, mesele biraz deşildikçe ortaya çıkıyor. Taha Akyol, Malatya Sosyal Hizmetler İl Müdürü’nün, kendini savunurken, “Livatalar yaşanmış bir yurdu devraldım” dediğine işaret etmiş. Bu, erkek çocuklara tecavüz demek… Devletin “esirgeme” kurumlarında…

Eğer daha önce hiç böyle şeyler duymamış, görmemiş olsaydık, şaşırabilirdik. Ama, hayır. Bu gibi olaylar, biz Türkler için ucu-bucağı olmayan bir toplumsal skandallar zincirine yeni bir halka olarak ekleniyor. Bürokraside, siyasette, iş dünyasında, emniyette, toplumun hemen her köşesinde bir takım dolapların sürekli dönmekte olduğunu, savunmasız insanların ezildiğini ve “zalim”lerin at oynattığını zaten herkes adı gibi bildiği için, artık bu tip şeyler “sıradan vaka” olarak karşılanıyor.

Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri, bu çürümüşlüktür. Ahlaksızlığın “sıradan vaka” haline gelmiş olmasıdır. Eğer bir isim vermek gerekirse, durumun adı “ahlak krizi”dir.

Bu kriz, suç niteliği taşıyan dayak ve tecavüzlerle, yolsuzluklarla, kirli ilişkilerle de sınırlı değildir. Bunlar göze batanlardır. Milyonlarca insanın açlık sınırında yaşadığı bu ülkede, akıl almaz paralar harcayarak “çılgınca eğlenen” ve bunu yaparken harcadığı paranın binde birini bile gidip de bir yoksula vermeye yanaşmayacak adamlar ve kadınlar da ahlaksızdır.

Ahlaksızlığı görmek için kırmızı ışıkta beklerken etrafınıza bakmanız bile yetebilir: Camları silerek bir kaç kuruş kazanmaya çalışan çıplak ayaklı küçük çocuklara pahalı arabasından köpüren, böylece yanındaki “sarışın”a gösteriş yaptığını düşünen (ve o “sarışın” da çoğu kez aynı düzeyde olduğu için bunu başaran) adamlar görebilirsiniz. Ahlaksızlığın cisimleşmiş halidir onlar. Bu “düzey”deki adam, bürokrat olsa yolsuzluk yapar, “bakıcı” olsa çocuk döver.

Bütün bunlar bilinmiyor da değil. Ama çözümü bilinmiyor. Sadece “kınanıyor”. İkide bir “etik değerler çok önemli doğrusu” diye konuşmak ise fayda etmiyor.
Doğru Olanı Tercih Etmek

Öncelikle, ahlakın ne olduğunu anlamak gerek. Ahlak, bir insanın, herhangi bir durumda çıkarlarıyla çatışsa bile “doğru olanı” tercih etmesidir. Bunu niye yapsın ki, diye sorabilirsiniz. Bunu severek yapmalıdır, çünkü doğru olanı yapmanın insana verdiği benzersiz bir “vicdani tatmin” vardır. Otobüs koltuğunda rahatça oturmak varken, yaşlı bir bayana yer vermek gibi. Koltukta oturmak daha konforludur elbette; ama ahlak sahibi iseniz, doğru olanı yapıp ayakta kalmakta daha büyük bir “konfor” bulursunuz. Onun adı “vicdan rahatlığı”dır.

İşte ahlak, bu vicdan rahatlığı arayışıyla ortaya çıkar. İnsanlar, vicdanlarına başvurdukları sürece ahlaklı olurlar. Ama tabii bir toplumda “vicdan” kavramı değerini yitirmişse, “out” olmuşsa, köşeyi dönmek ve gününü gün etmek revaçta ise, ortaya ahlak krizi çıkar.

Bunun elbette toplumu yönlendiren “kanaat önderleri”yle yakından ilişkisi vardır. Eğer insanları “ekonomik hayvan” olduklarına inandırırsanız, onlar da öyle davranırlar. Beyinlerini “televole kültürü” ile yıkarsanız, mutlu olmanın yolunun “doğru olmak”tan değil “zengin olmak”tan geçtiğine inandırırsanız onları, onlar da artık “doğru olmaya” ihtiyaç duymazlar.

Beyin yıkamak derken bir komplodan değil, toplumsal bir bilinç kaymasından söz ediyorum. Bunu görmek de zor değil. 60′lı ve 70′li yıllarda çevrilen Türk filmlerini hatırlayın; rüşvet yemeyen, yalan söylemeyen, fedakarlıkta bulunan, haksızlığa uğrasa da doğru bildiğinden vazgeçmeyen insan tipleri vardı o dönemin Yeşilçam ürünlerinde… Bir de şimdiki “sit-kom”ları izleyin; bütün gün birbirine laf yetiştiren, doğrudan çok yalan söyleyen, gösteriş yapıp “hava atmayı” yaşam amacı haline getirmiş tipler göreceksiniz. Dürüstlük, yardımseverlik, kanaatkarlık gibi ahlaki erdemlerin “demode” sayıldığı bir cinnet hali var ekranlarda… Ve elbette toplumda da…

Ahlakın temelini oluşturacak kavramlar bir kez bu şekilde yok olduktan sonra, istediğiniz kadar “iş etiği”, “yaşam etiği” edebiyatı yapın, bir işe yaramaz. Sadece “gösteriş” amaçlı bir ahlak elde edersiniz. Yani insanlar, doğru olanı yapmak için değil, yapıyor görünmek için motive olurlar. O zaman da, “kamuoyu önünde” çok “ilkeli” davranan, sonra da her türlü gizli-kapaklı yolsuzluğu, hırsızlığı, haksızlığı yapan vatandaşlarınız ve hatta devlet büyükleriniz olur. Ya da müfettişleri görünce hazırola geçen, ama başka zamanlarda elleri altındaki küçücük çocukları acımasızca döven “bakıcılarınız”…
Dinin Anlamının Kayması

Peki bu ahlak krizi nasıl çözülür? Yok olan ahlak, yeniden üretilir mi?

Bu konuda fikir üreten sosyal bilimcilerin hemen hepsi, ahlakın dinle yakın ilişkisi olduğunu söyleyecektir size. Çünkü insanların “doğru olanı yapmaya” inanmaları için mutlak doğrulara inanmaları gerekir, ki bu da genellikle dinden gelir. Dolayısıyla da toplumsal ahlakın en önemli kaynağı, dindir.

Ama ne yazık ki, Türkiye’de bu kaynak biraz kesilmiş durumdadır. Çünkü din üzerine harcanan zihinsel efor; kimin başörtüsünü nasıl bağladığı, nerede bağlayıp nerede bağlayamayacağı, ya da bunun rejimimizi tehdit edip etmediği gibi kısır tartışmalara indirgenmiştir. Öte yandan, bu gibi ceberrut baskılardan kurtulup da rahat nefes alma imkanını hiç bir zaman bulamayan din, “açılım” imkanı da bulamış; bin yıldır değişmeden bugüne taşınan, dolayısıyla çağdaş hayatı kavrayıp yorumlamakta zorlanan bir gelenekle örtülüp donuklaştırılmıştır. Bu donukluğu açma iddiasındaki “İslami hareket” ise fazlaca politize olmuş, dinin asıl konuları olan iman ve ahlak yerine “nizam değişikliği” rüyasına ağırlık vermiş, toplumda hayır işleri yapmak yerine miting düzenleyip kuklalar veya bayraklar yakmayı tercih edegelmiştir.

O nedenle Batı dünyasında Kiliseler ve diğer dini kurumlar olağanüstü yardım ve hayırseverlik faaliyetleri yürütürken, Türkiye’de bu yöndeki dini çabalar cılız kalmaktadır.

Türkiye’nin seküler insanlarının çoğu ise, ahlaklarını dayandırabilecekleri mutlak bir “değerler zinciri” bulmakta zorlanmaktadır. Dinle ilgileri yoktur; ama “seküler ahlak” diye bir şey vardır ve çoğu bundan da habersizdir. “Modernleşme” denince lüks arabaya binmeyi ve Fransız peyniri yemeyi anladıkları için, modern Batı dünyasının insan hakları ve etik değerler konusundaki vurgu ve hassasiyetinden çok uzaktırlar.

Kısacası Türkiye, sosyalist entellektüel Ömer Laçiner’in deyişiyle, “ne Doğu’nun ne de Batı’nın namusunu yaşar” hale gelmiştir.

Sorunun çözümü de, toplumun “biz neyiz, niye varız, nasıl yaşamalıyız” gibi temel soruları baştan ele almasında yatmaktadır. Bunlar, ilk başta “televole kültürü” kadar eğlenceli durmayabilirler; ama ondan çok daha doyurucu ve kurtarıcıdırlar.

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: October 27, 2005 9:40 AM

 

Yazı kategorisi: SOSYAL GERÇEKLER, Sinir Haberler | Etiketler: | » yorum bırak;

Türklerin Dünyadaki İmajı

Yazan: muzunay Ağustos 10, 2007

 

Türklerin Dünyadaki İmajı

Kendimizi iyi ifade edemediğimiz ve de Türk lobisi olarak çok zayıf kaldığımız için dünya bizi barbar, kana susamış, AB üyeliği uğruna herşeyi yapan, Sarıklı-Fesli çağdışı adamlar olarak görüyor. İşte internette “Türkler” denince karşınıza çıkan karikatürler:

Avrupa Birliği kapısında bekleyen Türkiye:
Kaynak: http://www.jandarasz.co.uk/portfolio/NM-WHERE%20EAGLES%20SCARE.jpg
Avrupa Birliği yolunda cambazlık yapan Türkiye:
Kaynak: http://pennybank.online.fr/pbk1/IMG/jpg/turkishdnewsmondayoct305b.jpg

Avrupa ülkeleriyle el sıkışan Türk’ün elinden akan Hristiyan Kanı:

Kaynak: http://freepages.genealogy.rootsweb.com/~liatrisa/united_by_blood.jpg

Putin’den tavsiye: AB’yle uğraşacağınıza bize katılın!

Kaynak: http://www.aljazeerah.info/Cartoons/cartoon%20originals/December/hb8dputinTurk.jpg

Ermeni Diasporasının Soykırım iddialarına maruz kalan Türkiye, AB yolunda:

Kaynak:http://www.tallarmeniantale.com/cartoons.htm

2. Viyana Kuşatmasında Türkler:
Kaynak: www.augustiniancanons.org

http://googleosman.blogspot.com/2006/11/trklerin-dnyadaki-imaj.html

Yazı kategorisi: SOSYAL GERÇEKLER, TÜRK MİLLETİ | » yorum bırak;

Misyonerliğe savaş açanlar

Yazan: muzunay Ağustos 10, 2007

Misyonerliğe savaş açanlar
Nazlı Ilıcak: Misyonerliğe savaş açanlar Hangimiz Rahşan Ecevit’in feryadını unutabiliriz: “Din elden gidiyor!” Peki onu, milleti uyarmaya sevk eden gelişmeler nelerdi? Niçin böyle feryat figan ortalara dökülmüştü?
Fe ner Patriği Barholomeos’a “ekümenik” sıfatının verilmesi gayretleri, Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması için yapılan ısrarlar ve elbette “misyonerlik” faaliyetleri.
Bu faaliyetler, topraklarımızın yabancılara satılmasıyla paralel olarak yürütülüyor ve Rahşan Ecevit’in gözünde tehdit eşiği daha da yükseli yordu.
“15 Nisan 2005 tarihi itibarıyla, 52 bin 818 yabancı uyruklu şahıs, 272 milyon 511 bin 493 metrekare arazi ve gayrimenkul satın aldı. unun haricinde TC vatandaşları ve bazı şirketler aracılığıyla gizlice alınan arazi ve maden yatakları da var. Bunların ardında, Yunanistan ve Ermeni lobileri bulunuyor” sözleri gazetelerde yayımlanmış ama, rakamların doğru olmadığı hemen anlaşılmıştı.
Gerçekler, Rahşan Ecevit’i yolundan döndüremedi. Türkiye aleyhine adım adım yürütülen planı şöyle açıklıyordu: “Her şey inceden inceye hesaplanmış. Önce devlet, köylüden desteğini çekecek; sonra, Yabancıya Toprak Satışı Yasası yeniden düzenlenip ortaya sürülecek. Böylece yabancılar en verimli topraklarımızı çaresiz bırakılmış köylümüzden, çiftçimizden satın alacak… İsrail, Filistin’de oynadığı oyunun bir benzerini Türkiye ve GAP bölgesinde oynama hazırlığı içinde. GAP bölgesindeki toprakların çoğunu Yahudi kökenli Türkler vasıtasıyla ele geçirdiler; GAP bölgesinde 450 bin dönüm arazi aldılar… Türkiye’yi bölmenin bir yolu da vatandaşların dinlerini değiştirmelerinden geçtiği için, toprak alımıyla birlikte misyonerlik faaliyetleri de yoğunlaştırıldı.”
Yukarıdaki iddiaların benzerlerini Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün’ün ağzından da çok duyduk. Aygün, “Türkiye’yi istikrarsızlaştırma, bölme ve Sevr Anlaşması’na uygun bir şekilde parçalama gayretlerinin yoğunlaştığı dönemlerde, misyoner faaliyetlerinin de yoğunlaşması tesadüf değildir” diyor, “vatanımızın bölünmez bütünlüğünü, milletimizin birlik, beraberlik, huzur, barış ve esenliğini ciddi şekilde tehdit eden misyoner faaliyetlerini mercek altına almaya” karar verdiğini söylüyordu. Bu yüzden de, Ankara Ticaret Odası, Tuncer Günay’ın hazırladığı “Misyoner Örgütleri ve Misyoner Faaliyetleri” isimli 330 sayfalık bir araştırma yayımlamıştı. Bu raporda, misyonerlerin, “Papalık’ın, gizli servislerin ve patriklerin 5. kolu” gibi çalıştıkları, dini yaymak, öğretmek kisvesi altında istihbarat topladıkları, etnik ayrılık ları kışkırttıkları ileri sürülüyordu.
Aygün’ün gözünde misyonerlik, çok büyük bir tehlike oluşturuyordu. Çünkü bu faaliyetler “Haçlı zihniyetinin bir devamıydı” ve “Avrupa Uyum Yasaları, misyonerlerin işini kolaylaştırmıştı; Türkiye’de adeta cirit atıyorlardı; evlere, dükkânlara kadar girip mürit arıyorlardı. Kısacası, ülkemiz misyonerlerin istilası altındaydı. İşgal için ille de silâh gerekmiyordu. Ellerinde din silâhı vardı.”
Sinan Aygün’ün misyonerliğe karşı hassasiyeti, tek bir rapor yayımlamakla sınırlı değildi. Daha önce de, “Avrupa Birliği’nde maskeli balo, dayatmalar ve gerçekler” isimli bir el kitabı yayımlamış, bu kitabın içinde de Türkiye’de 136 bin Katolik misyoner, 106 bin Avrupa Birliği misyonerinin yoğun şekilde çalıştığı iddiasına yer vermişti.Gelelim Malatya’daki cinayetin dinle ilgili boyutuna. 5 genç, yüz kızartıcı, utanç verici bu eylemi, İslâmiyet adına gerçekleştirmiş olsa dahi, buradan “Ülkede dinci tehlike var” sonucunu çıkaramayız. Dikkat ederseniz, bu gibi cinayetlere katılanlar arasında imam hatip okulu veyahut ilâhiyat fakültesi mezunlarına pek rastlanmıyor. Cinayet, cehaletten kaynaklanıyor: Din konusunda yeterince bilgisi olmayan bu gibi kişiler, kolayca kışkırtılıp yönlendiriliyor. Onları kışkırtanlar da, yukarıda sadece iki örneğini verdiğimiz zihniyetteki şahıslar. Elbette her dinde fanatizme meyledenler çıkabilir. Ama bu durum, dinin ve dindarlığın tehlike olduğunu göstermez. Sadece, daha iyi bir din eğitimi verilmesi gereğini ortaya çıkarır.
Unutmayalım ki, gençleri bu noktaya, son yıllarda dozunu iyice arttıran “ulusalcılık”, “Ülke tehlikede” iddiaları ve “sahte bir Kuvay- Milliye ruhu” getirdi.

http://www.h*******.info/index.php?option=com_content&task=view&id=438&Itemid=34

Ponce Pilate Erdal Şafak
Malatya’daki vahşete bazı çevrelerin ve kişilerin tepkileri bize Roma İmparatorluğu’nun Filistin Valisi Ponce Pilate’yi hatırlattı.
Pilate, Hazreti İsa’yı çarmıha gönderirken ellerini yıkamış, “Bu kandan sorumlu değilim” demişti.
Son sözü söyleme yetkisi kendisinde olduğu halde, verdiği kararın sorumluluğunu ve vebalini halka yüklemek için. İki gündür yapılan açıklamalarda Malatya’daki korkunç infazların sorumlusu olarak, tıpkı Rahip Santoro ve Hırant Dink cinayetlerinde olduğu gibi, “Malum” adresler gösteriliyor: “Karanlık güçler”, “Türkiye’yi bölmek isteyen dış mihraklar”. Ve de onların kandırdığı maşalar…
Tabii hiçbirinde bu zehirli ortamın elbirliğiyle oluşturulduğu, bu “Paranoya”nın ortak eserimiz olduğu ima bile edilmiyor. Biz hatırlatalım:
“Türkiye’de faaliyet gösteren misyonerler nüfusun yüzde 10′unu 2020 yılına kadar Hıristiyanlaştırmayı ve 1 milyon İncil dağıtmayı hedefliyor. Türkiye’nin jeopolitik konumu misyonerlik faaliyetleri için çok önem taşıyor.” ( MGK’ya sunulan TSK raporu )
“Kiliseler apartman katlarına kadar yayıldı. Vatandaşlarımız kah ikna, kah çıkar sağlanarak Hıristiyan yapılıyor. AB’ye gireceğiz diye din elden gidiyor. Önlem alınmazsa ülkemiz parçalanacak.” ( Rahşan Ecevit )
“Tarihte olduğu gibi günümüzde de aynı güçler (Haçlılar), İslam’ı çıkarları ve egemenlikleri karşısında en büyük engel gördükleri için, insanlarımızı bu dinden koparmak için planlı ve organize bir şekilde çalışıyorlar.” ( Diyanet’in tüm camilerde okuttuğu hutbe )
“Türkiye’de 3.5 yılda 40 bin kilise ev açıldı. Türkiye’de bu kadar Hıristiyan yok. Amaç çocukları Hıristiyan yapmak.” ( BTP lideri Prof. Haydar Baş )

Hiç kimse masum değil
“Doğu ve Güneydoğu’da misyonerlik hız kazandı. Amaçları başka. Türk bayrağı altında, Türk toprakları üzerinde, tek vatan, tek bayrak, tek kitap, bir Allah diye yemin ettik.” ( BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu )
“Misyonerler Türkiye’de 5 milyon kitap basacak parayı nereden buluyorlar? Ayrıca bu ülkede 5 milyon Hıristiyan mı var? Oyun basit: Gençleri kuklalaştırarak ülkeyi içerden çökertmek.” ( Prof. Oktay Sinanoğlu )
“Misyonerlerin amacı Türk insanının milli direncini kırmak. Bu kadar nüfusu Anadolu’dan atmak mümkün olmadığı için, Türkler’i dönüştürme kararı alındı. Atatürk zamanında, 1929′da kurulan Misyonerleri Kovma derneği benzeri bir dernek kurduk. Tüm vatandaşlarımız misyonerliğe karşı örgütlenmeli. ” ( Prof. Zekeriya Beyaz )
“Misyonerler insanımızı sadece dininden değil dilinden, kültüründen, devletinden, bayrağından, örfünden, adetinden soğutmayı amaçlıyor ve beşinci kol faaliyetinde bulunuyorlar. Yurtdışı uzantıları olan bu faaliyet ulusal güvenliğimizi de ilgilendiriyor.” ( Araştırmacı Aytunç Altındal )
Bunlar TV kanallarıyla dalga dalga yurda yayılan yüzlerce, binlerce açıklamadan sadece birkaç örnek. Daha “Türkiye’de 400 bin misyonerin cirit attığını” söyleyen var, “Açılan kilise sayısının 50 bini geçtiğini” iddia eden var, “Dağıtılan İncil sayısı 10 milyonu aştı” diye feryat eden var.
Böyle akla-mantığa sığmayan rakamlar eşliğinde, “Din elden gidiyor”, “Ülke içerden çökertiliyor”, “Vatan büyük tehdit altında” çığlıklarıyla paranoya ortamı yaratılırsa olacağı bu. Ne diyor Malatya canavarlarından biri: “Din elden gidiyor diye öldürdük. Vatan için yaptık.”
Hiç kimse elini yıkayıp bir kenara çekilmesin. Bu canavarları biz yarattık. Doktor Jekyll de biziz, Doktor Frankeştayn da. Hiç kimse Ponce Pilate rolünü oynamaya kalkmasın…

Kaynak: Sabah
Yer: Türkiye
Tarih: 20.4.2007

Yazı kategorisi: MİSYONERLER, SOSYAL GERÇEKLER | » yorum bırak;

Rahat batıyor

Yazan: muzunay Ağustos 10, 2007

Rahat batıyor
Güncel’);”>

Ahmet Altan : Ben çocukken komşumuz bir “büyükhanım” vardı, birisi anlamsız hırçınlıklar yapıp huzursuzluk çıkarttığında, “buna rahat batıyor,” derdi.Son zamanlarda bu deyim hep dilimin ucunda. Çünkü bu ülkeye rahat batıyor.
Çok uzun yıllardan beri ilk kez enflasyon denetim altına alınmış. Denk bütçe imkanları doğmuş.
Yabancı yatırım 20 milyar dolara çıkmış. İhracatımız 80 milyarı geçmiş. Dünyayla bağlarımız kuvvetlenmiş. Komşularla sorunlarımız hal yoluna girmiş. Avrupa Birliği’ne tam üyelik müzakerelerine başlamışız. Ve, inanılmaz bir huzursuzluk çıkartıyoruz.
Zamanın ruhuna uygun olarak atılacak bir iki adımla çözümlenecek Kürt sorunuyla, doksan yıldır ayağımıza dolaşan Ermeni meselesinden büyük bir bela yaratmaya uğraşıyoruz.

Bu ülkede yirmi milyona yakın Kürdün yaşadığını, onların da bu vatanın ortak sahipleri olduğunu unutup Kuzey Irak’daki Türkmenleri “soydaşlarımız”, Kürtleri de düşmanlarımız ilan ediyoruz.

Bu ülkenin Kürtlerinin zihninde bunun nasıl çınlayacağını düşünmüyoruz bile.

Kerkük meselesinden dolayı Kuzey Irak’taki Kürtleri, onlarla birlikte Amerikalıları tehdit ediyoruz.

İçerde devlet eliyle ırkçılığı pompalıyoruz.

Aynen Osmanlı’yı parçalayan İttihatçılar gibi Türkleri yüceltip bu ülkenin diğer ırklardan ve dinlerden gelen vatandaşlarını dışlıyor, böylece ülkeyi kendi elimizle bölüyoruz.

Gençleri şiddete, cinayete özendiriyoruz.

Güneydoğu’daki köyleri boşaltıp şehirlerde bir işsizler ordusu oluşturuyoruz.

Siyasetten çekilmek istemeyen askeriye sürekli olarak devletin tepesinde kavga çıkarıp gerginlik yaratarak toplumu karamsarlığa itiyor.

Mutlu ve huzurlu bir yoldan bir ümide doğru gidecekken belaya doğru sapıyoruz.

Belayı göre göre de inatla bu yolda ilerliyoruz.

Bu kadar çok istersek o bela kapımızı çalacak.

Rahat batıyor çünkü bize.

Belki belayı kışkırtanlar, canları istediğinde onu önleyebileceklerini düşünüyorlar.

Ama çok ciddi bir sorun var.

İçerde hükümeti sıkıştırmayı amaçlayanlar son zamanlarda bunun için “dış politikayı” araç olarak kullanmaya başladılar.

Generallerimiz her türlü barışçı girişimin önünü kesiyor.

Sorunlarımız böylece “uluslararası” bir özellik kazanıyor.

Sorunun uluslararası özellik kazanması demek “inisyativin” bizim elimizden kaçması demek, denklemin içine birçok faktörün girmesi demek.

Biz “belayla” oynarken, o belanın fitili bizim dışımızdaki aktörler tarafından da ateşlenebilir.

Kuzey Irak’ta patlayacak silahların büyük şehirlere nasıl yansıyacağını ise kimse bilmiyor.

Sınıfsal öfkelerin aniden bir ırk ya da din görüntüsüne bürünmesinin nelere yol açabileceğini düşünmüyoruz bile.

Bağırıyor, çağırıyor, öfkeleniyor, tehdit ediyor, iktidar için rakip gördüklerimizi “dış politika” manevralarıyla sıkıştırmaya uğraşıyoruz.

Kimsenin gidip Kerkük’ü alacağı yok ama sürekli bir Kerkük meselesi gündemimizde bulunuyor.

Ya karşımızdakiler bizi ciddiye alırlarsa, ya bütün bu gürültünün içerdeki iktidar kavgasından kaynaklandığına inanmaz ve bizim gerçekten savaş istediğimizi düşünürlerse.

Türkiye Cumhuriyeti, jet filosu olan bir düşmanla bugüne dek hiç savaşmadı.

Denizden karaya füze atan gemileri olan bir düşmanla da savaşmadı.

Şehirlerin bombalanması ne demek bilmiyoruz.

Gerçek bir orduyla savaşmak ne demek bilmiyoruz.

Bütün ülkeyi sarabilecek gerçek bir iç savaş ne demek bilmiyoruz.

Yağmalar, katliamlar yaşanırken neler olur bilmiyoruz.

Bunların ne demek olduğunu öğrenmek istiyor musunuz?

Yoksa, her ülke gibi sorunları olan, hükümet politikalarını siyasetin kuralları içinde eleştiren, cari açığı tartışan ve gelişmiş dünyaya doğru zenginleşerek umutla yürüyen bir ülke olmayı mı tercih edersiniz?

Türkiye’nin umutlu bir geleceği var.

Ama belayla oynayıp duruyoruz.

Faşistleşerek, savaşın ve daha da beteri iç savaşın eşiğinde dolaşmak istiyoruz.

İnsan çok ararsa, aradığı belayı bulur.

Ama o bela bir kere patladı mı, o belayı çıkartanlar da dahil kimse kendini kurtaramaz.

O büyükhanımın dediği gibi:

“Rahat mı batıyor çocuğum size?”

Niye belayı böylesine istekle çağırıyorsunuz?

Kaynak: Gazetem.net
Yer: Türkiye
Tarih: 13.3.2007

Yazı kategorisi: SOSYAL GERÇEKLER | » yorum bırak;

Utanma duygusu yoksa umut da yok demektir!

Yazan: muzunay Ağustos 10, 2007

Utanma duygusu yoksa umut da yok demektir!
Ayse Günaysu: Abdullah Gül, İstanbul Üniversitesi’nde düzenlenen ‘Türk-Ermeni İlişkilerinde Yeni Yaklaşımlar’ başlıklı konferansın açılışına gönderdiği mesajda ‘Bizim tarihimizde utanılacak bir sayfa yoktur’ diyordu.
Bu sözler o günden bu yana aklımdan çıkmıyor: ‘Bizim tarihimizde utanılacak bir sayfa yoktur.’ Ürperiyorum. Bilimin, felsefenin, edebiyatın, yani insan soyunun bütün düşünsel gelişiminin bu aşamasında bir devlet adamının bu sözü söyleyebilmesi, tek başına bu bile Türkiye’nin ne kadar her bakımdan geri olduğunu bana tekrar tekrar hatırlatıyor.
Abdullah Gül’ün buna gerçekten inandığını düşünmek zor. Daha yüksek bir ihtimal, Abdullah Gül’ün devletin düşüncesine tercüman olma ihtiyacını hissetmiş olması.

Nazi Almanyası’nın propaganda dilinden farksız olan Cumhuriyet’in kuruluş yılları ve sonrasındaki söylemden bu yana bir arpa boyu bile yol alınamadığının kanıtı bu sözler.

Biraz geriye gidelim. 28 Nisan 1930 tarihinde Türk Ocakları Genel Kurulu’nda milli tarihçimiz, Atatürk’ün göz bebeği, ‘Cumhuriyet kadınının simgesi’ Afet İnan aynen şöyle diyordu: ‘Beşeriyetin [insanlığın] en yüksek ve ilk medeni kavmi, vatanı Altaylar ve Orta Asya olan Türkler’dir. Çin medeniyetinin esasını kuran Türkler’dir.

Mezopotamya’da, İran’da millattan en aşağı 7000 sene evvel beşeriyetin ilk medeniyetini kuran ve beşeriyete ilk tarih devrini açan; Sümer, Akat, Al‰m isimleri verilmekte olan Türkler’dir. Mısır’da deltanın otokton [yerli] sakinleri ve Mısır medeniyetinin kurucuları Türkler’dir.

Mezopotamya’da, milattan evvel 2300 tarihinde şöhret bulan Sami Hamurabi, tarihte mevki alan Asurlular, tarih içinde tarihtirler. Grek namını alan Doryanlar Anadolu’nun otokton ahalisi, ilk ve hakiki sahipleri, ataları, Etiler başlarında bulunan Türkler’dir.’ (Nazan Maksudyan, Türklüğü Ölçmek, Metis Yayınları, s.58 – Köşeli parantezler bana ait. A.G).

Cumhuriyetin kurucu kadrolarından Ahmet Ağaoğlu da, 1. Tarih Kongresi’nde, ‘Milletinize sarılınız, çünkü Türk milleti yüksektir ve cihan tarihinde bir temdin amili [uygarlaşma faktörü] olmuştur. Dilinize sarılınız, çünkü bu dil ana dildir. Irkınıza sarılınız, çünkü ırkımız dünyanın en güzel, cismen ve ruhen en mükemmel en muzeçlerinden [örneklerinden] birisidir.’ (Aynı kitap, s.64. Köşeli parantezler bana ait).

Aradan yüzyıla yakın zaman geçmiş ama bu sözleri söyleyen zihniyet ile Abdullah Gül’ün ‘Tarihimizde utanılacak bir sayfa yoktur’ sözleri aynı tüyler ürpertici, karanlık, bir o kadar da tehlikeli duygu ve düşünce dünyasının, aynı vicdan yoksunluğunun farklı şekillerde ifadesinden başka bir şey değil.

‘Tarihimizde utanılacak sayfa yoktur’ cümlesi üzerinde ne kadar çok düşünülse azdır. Türk-Ermeni ilişkileri konusunda düzenlenen bir toplantıya Türkiye’nin bir başbakan yardımcısı böyle bir mesaj gönderiyorsa daha da çok düşünülmelidir. Soykırım mı, değil mi tartışmaları bir yana bırakılsa bile, sonuçta bir halkın, uygarlığının, kültürünün, tarihinin haritadan silindiği bir ülkenin başbakan yardımcısı bu sözlerle, ‘İyi ki yaptık, yapmakta haklıydık, şimdi olsa yine aynı şeyi yaparız’ diyor, bunda hiçbir beis görmeden.

Abdullah Gül, tarihimizin utanılacak hiçbir sayfası olmadığını övünerek söylüyor. Oysa utanma duygusunun yokluğu en tehlikeli durumdur. Çünkü utanma duygusundan yoksun olandan her şey beklenir. Bu bireyler için de, milletler için de, devletler için de böyledir. Çünkü utanma duygusu vicdanın temelidir. Kötülük yapmanın önündeki engeldir. İnsanı ve toplumları iyiliğe sevkeden duygudur. Utanma duygumuz en çok korumaya, kaybetmemeye, tam tersine keskinleştirmeye ve inceltmeye çalışmamız gereken yeteneğimizdir.

Bir adım ileri gitmek istiyorsak utanmamakla övünmek yerine, milletçe utanmayı öğrenmeliyiz.

Yazı kategorisi: SOSYAL GERÇEKLER | » yorum bırak;

Milli mücadelenin öteki yüzü

Yazan: muzunay Ağustos 10, 2007

Milli mücadelenin öteki yüzü
Ayse Günaysu: Biz muhalifler sayıca azınlıkta olmayı baştan kabullenmişizdir. Çünkü yerleşik sisteme, düşünceye, değerlere muhalefet ederiz. Ama bazı konularda kendimizi çoğunlukla saf tutar bulduğumuzda, nedense, bizim çoğunluğun yanında durduğumuzu düşünmek yerine, çoğunluğun bize destek verdiğini sanıp, halkımızın bu cömertliğini nihayet ne kadar haklı olduğumuzu anlamış olduklarına yorarız
Bunda bir iş var’ demek yerine, herhalde arayıp bulamadığımız bir şeye, halkımızın desteğine, hiç değilse bir noktada sahip olmanın mutluluğuyla olsa gerek, pek de şaşırmayız.

Örneğin anti-emperyalizm. Bugün sadece Kemalistler değil, AKP tabanı da, MHP tabanı da anti-emperyalisttir. Hele hele Kemalizmle Türk solu arasında anti-emperyalizm konusunda tam bir görüş birliği var. Genel sol kamuoyu bundan pek rahatsız da görünmüyor. Çünkü ortak payda ‘Ulusal Kurtuluş Savaşı’. Münferit çıkışlar dışında popüler Sol kültürümüzün, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu borçlu olduğu Milli Mücadele’ye karşı eleştirel bakışı yok. ‘Kurtuluş Savaşı’nı bir cümle ile anlatır mısınız diye bir anket yapılsa, Kemalistlerle solcuların büyük bir çoğunluğu üç aşağı beş yukarı aynı cümleyi kuracaklardır: Emperyalizme karşı ulusal bağımsızlık savaşıdır Kurtuluş Savaşı.

Milli Mücadele gerçekten de bir yanıyla 1. Dünya Savaşı’nın galiplerinin iradelerine karşı bir ulusal egemenlik savaşı olmakla birlikte, aynı zamanda Anadolu’nun başlamış olan Türkleştirme/Müslümanlaştırma sürecini tamamına erdirmeyi hedefleyen, memleketin Hıristiyan halklarına, en başta Rumlara ve Ermenilere karşı bir etnik temizliği de içerir. Ulusal egemenlikle etnik temizlik birbirinden bağımsız değildir. Öyle ki, etnik temizlik olmadan Milli Mücadele’nin kazanılamayacağı çok iyi bilinir ve ifade edilmiştir de.

Milli Mücadele’ye taban sağlayarak onu başarıya ulaştıran Anadolu eşrafı da, büyük çoğunlukla Kemalist harekete, esas olarak anti-emperyalist oldukları için değil, Ermeni ve Rumların geri dönüp mallarına sahip çıkmalarından korktukları için, 1914′ten itibaren el koydukları Rum ve Ermenilere ait toprakları, malı mülkü kaybetmemek için katılmışlardır.

Taner Akçam ‘İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu’ kitabında Milli Mücadele’nin bu yönünü ayrıntılarıyla anlatıyor ve çok sayıda kaynak gösteriyor. Örneğin Cumhuriyet’in resmi yazarlarından Falih Rıfkı Atay, ‘Savaş bitip de İngiliz ve müttefikleri, İttihatçı ve hele Ermeni öldürüşçülüğü hesaplarını sormak yoluna gidince, ne kadar gocunan varsa silahlanıp bir çeteye katılmıştır’ diye yazıyor. Söz konusu çeteler Kuvayı Milliye çeteleridir. Mustafa Kemal, Doğan Avcıoğlu’nun deyişiyle, ‘Rum ve Ermeni olaylarından dolayı kovuşturulan İttihatçılar ile Rum ve Ermeni öcünün direnişe zorladığı … eşrafa dayanarak … Kurtuluş Savaşı’nı yürütmüştür.’

Yine örneğin Karadeniz’de Milli Mücadele, büyük ölçüde Ermenilere ve Rum çetelerine karşı verildi. Sayısız köy yakıldı, kadınlar ve çocuklardan oluşan ahalisi katledildi. Rum çetelerin oluşumunda, Rumların politize olmuş kesimleri arasında yükselen milliyetçi dalga faktörünün yanı sıra, baskı ve zulüm de büyük rol oynamıştı. Rum erkekler için köy yakma, sürgün, katliamlardan canını kurtarmanın tek yolu dağa çıkmaktı. Amele taburları dağa çıkmanın bir diğer nedeniydi. Gayrımüslim erkekler toplanıyor, askerlik adı altında amele taburlarına alınıyor, büyük bir kısmı topluca katlediliyordu. Sonuç olarak dağlarda 300 bin asker kaçağının gezdiği o günlerde Rum erkekler için çeteye katılmak olağandı. Çetelere katılanlar arasında zanaatk‰r, meslek erbabı, esnaf kişiler de vardı. Örneğin, Stefanos Yerasimos, Milliyetler ve Sınırları kitabında çetelerin etrafında örgütlendiği şefler arasında en ünlülerinden Vasil Usta’nın, ‘karısının namusunu korumak’ için çeteci olan bir asker kaçağı olduğunu anlatır.

Uzun lafın kısası Milli Mücadele Türk sol kamuoyunun geneli için henüz açılmamış kapalı bir kutu. Daha doğrusu, Taner Akçam gibi kutuya açanlar var var ama içine bakmaya hevesli pek yok.
Kaynak:Gündem 02022006

Yazı kategorisi: SOSYAL GERÇEKLER | » yorum bırak;

TÜRK OLMAYAN TÜRKLER

Yazan: muzunay Ağustos 10, 2007

TÜRK OLMAYAN TÜRKLER
Firaz Baran :
Türkiye’deki ünlülüri düşünün. Hiç biri Türk değildir. Müziğin bir numarası İbrahim Tatlıses Kürt’tür. Sinemanın sultanı Türkan Şoray Çerkez’dir. Romanın ustası Yaşar Kemal Kürt’tür.
Siz Koç, Uzan, Eczacıbaşı gibi ailelerin Türk olduğunu mu düşünüyorsunuz?

* Bir halk dili ve kültürüyle vardır. Türkçe dili ve Türk müziği ise yamadır, çalmadır. Örneğin Türkçe’de kullanılan 19 bin kelimenin diğer dillerden alındığını TDK kendisi yazıyor. Türk Halk Müziği Kürtlerindir. Sanat Müziği Osmanlı saraylarına getirilen Balkan sanatçı cariyelerinindir. Pop zaten Türklerin değil.

* Türkiye’deki tarihi yapıların hangisini bir Türk yapmış? Mimar Sinan Türk değildi.

* Türklerin nüfusu 70 milyon değildir. 20 milyonu Kürt, 6-7 milyon arası Çerkez’dir. Yine milyonları aşan bir Laz ve Arnavut nüfusu vardır. Bunun dışında sayıları azımsanmayacak diğer milletler vardır. Yani Türkler çoğunluk bile değildir.

* Türkçe dili de gelecekte yok olacaktır. Çünkü; bu dil yama bir dildir. Kimse bunu öğrenmek istemeyecektir. Onun için hayatın her alanına sokmaya ve diğer dillerin gelişmelerini engellemeye çalışıyorlar.

* Türkiye’de simge olan devrimcilerden sadece İbrahim Kaypakkaya Türk’tür. Mahir Çayan Gürcü’dür. Deniz Gezmiş Kürt’tür. Mazlum Doğan Kürt’tür.

Şimdi Türklerin önünde iki seçenek var: Ya Türkleri bin yıldır kullanan yabancılara karşı çıkacaklar, ya da işlenen suçlara ortak olmayı sürdürecekler.

Türkler “Aaa dilim yama. Sanatım çalma. Ben şimdi ne yapacağım” demesinler. Yine “Bana ne bunları kimden aldığımız. Sen bugüne bak. Şarkılar Türkçe, dil Türkçe” deyip de kendilerini kandırmasınlar. Atatürk’ünüzün imzası bile bir Ermeni’ye ait. İnsanın kültürel olarak zayıf olması, geri kalması ayıp değildir.

Buradaki bilgiler torbanın taşan kısmından. Torbada daha neler var neler? İsim isim. Hepsi 15 kopyayla belgeleriyle kayıtlı. Bunlardan Türklerin çekinmesine gerek yok. Çekinmesi gerekenler Türk Olmayan Türkler’

http://www.h*******.info/index.php?option=com_content&task=view&id=200&Itemid=34dir.

Yazı kategorisi: SOSYAL GERÇEKLER, TÜRK MİLLETİ | 1 Yorum »