Muhammed Uzunay | Türkiye Gerçekleri | Hayat,Bilim,Kültür,İnsan…

"Bu denli hastalıklı bir topluma iyi eklemlenmiş olmak, sağlıklı olmanın bir ölçüsü olamaz.Jiddu Krishnamurti

‘MİSYONERLER’ Kategorisi için Arşiv

Misyonerler 200 yıldır Anadolu’da

Yazan: muzunay Temmuz 9, 2009

“Tanrı’nın İşçileri” olarak tanımlanan misyonerler, Osmanlı’ya 1815 yılında ayak bastı. İlk saldırıya Bitlis’te uğradılar.

İki misyoner George C.Knapp ve Dr. George C.Raynolds ağır yaralandı. Saldırganlardan Musa Ağa ve adamlarının gerekçesi şuydu: “Bizi tahrik ettiler… ” Misyonerlerin dünyada en başarısız oldukları bölge Anadolu oldu; “din ihracı” yapamadılar ama Müslümanları patatesle, dikiş makinesi ve gaz lambasıyla ilk onlar tanıştırdı. Misyonerler, ilk kayıplarını ise Anadolu’ya geldikten yaklaşık 200 yıl sonra geçen hafta Malatya’da verdiler. İşte misyonerlerin Anadolu’da ateşle dansının kısa bir hikáyesi…

YIL 1863. Yer Bitlis. Kürt Hoyti Aşireti lideri Musa Ağa ve adamları, Heresan mahallesinin çıkışındaki ağaçların arkasına saklanmışlar, gözlerini yola dikmiş, misyonerleri bekliyorlar.

Ellerinde sopa var. Hepsi öfkeli. Öfkeleri Amerikalı misyonerlere…

Kimdi bu Amerikalılar?

Amerikalı misyonerler, merkezi Boston’da olan ve 1810 yılında kurulan “American Board of Commissioners for Foreing Missions” (kısaca ABCFM ya da BOARD) diye bilinen misyoner teşkilatının üyeleriydi.

Bu kuruluş Kalvenci geleneği temsil eden Protestan mezhebine inanan misyoner örgüttü. Anadolu’yla tanışmalarının tarihi eskiydi. Anadolu’ya ilk gelen misyonerler Pliny Fisk ve Levi Parsons adlı iki Amerikalıydı.

Tarih 15 Ocak 1820. Yer İzmir’di. Osmanlı Devleti’ne gelen ilk misyoner ise İngiliz “Church of Missionary Society” adlı kuruluşa bağlı çalışan bir papazdı. Yıl 1815′ti. Yer, Kahire’ydi. Bu öncü misyonerleri, zamanla diğerleri takip etti.

MİSYONERLİĞİN ALTIN DÖNEMİ

Doğu’da misyonerlik faaliyetlerinin başlama tarihi 1850′li yıllardı. İki önemli şube Sivas ve Harput’ta kuruldu. Sonra diğer bölgelere yayıldılar. Misyonerlerin amacı neydi? Misyonerlerin Anadolu’ya akın etmesinin sebebi, Hz. İsa’nın havarilerine söylediği şu buyruğunda gizliydi:

“Gidiniz! Gerçeği (İncil’i) onlara anlatınız.”

Soruyla devam edelim:

Niye özellikle 19. yüzyıldan sonra Anadolu’ya akın etmeye başladılar? Sorunun yanıtını vermeden önce, misyonerlik tarihi beş döneme ayrılır, ona bakalım:

1) Havariler Dönemi (33-100)

2) Kilise Kurucuları Dönemi (100-800)

3) Ortaçağ Dönemi (800-1500)

4) Reformasyon Dönemi (1500-1650)

5) Reformasyon Sonrası Dönem (1650-1800)

Modern misyonerler dönemi 1793 yılında Misyoner William Carey’in Hindistan’a gitmesiyle başladı.

Soruya dönersek, evet 19. yüzyıl ile 20. yüzyıl, misyonerliğin altın çağıdır. Çünkü bundan önceki dönemler Avrupa’da din/mezhep savaşlarıyla geçmiştir. Ancak 17. ve 18. yüzyıl aydınlanma/din reformlarıyla barış sağlanabilmişti. Yani artık, Hz. İsa’nın buyruğunu yerine getirecek zemin sağlanabilmişti.

İşin dinsel yönü kadar siyasi yönünün de olduğunun altını çizmemiz gerekiyor. “Altın çağ”ın bir diğer nedeni de kapitalizmin emperyalizme dönüştürdüğü bir dönem olmasıydı. Anadolu’da sadece Amerikalı misyonerler yoktu.

Her ülkeye mensup misyonerler vardı. Protestanlar, Katolikler, Ortodoksların ayrı ayrı misyonerleri Anadolu’daydı. Osmanlı’da misyonerlik faaliyetini yürütenler daha çok Protestanlardı. Katolik kilisesi ve Rus Ortodoks kilisesinin de faaliyetleri vardı ama bunlar sınırlıydı. Anadolu’da bunların kendi aralarında birbirleriyle hiç geçinemediklerini de eklemeliyiz.

Bitlis’teki gergin bekleyişi unutmayalım. Musa Ağa ve adamları, dövmek için Amerikalı misyonerleri bekliyorlardı. Böylece başlarındaki “büyük beladan” kurtulacaklardı!

Bu “bela” neydi ki?

Misyoner George C.Knapp, 1856 yılında Anadolu’ya gelmişti. O tarihte misyoner sayısı 24 kişiydi. Bütün misyonerler gibi, Amerikalı yoksul bir ailenin çocuğuydu. İyi eğitimliydi. Misyonerlerin 21 merkezinden biri olan, Bitlis İstasyonu’nun sorumlusuydu. Misyoner katliamının yapıldığı Malatya, o yıllar Bitlis’e bağlı uç-istasyondu.

BİTLİS’TE BEŞ AMERİKAN OKULU

George C.Knapp, 1860′tan itibaren Bitlis’te inşaat çalışmalarını başlatmıştı. İnşaatlardan biri okul yapımıydı. Aynı yıl inşaatı bitirdiler. Bitlis’e Kız Mektebi açtılar. Okulun müdiresi Matmazel Mishery idi. Okulun 50 öğrencisi, dört öğretmeni vardı; üçü Osmanlı biri Amerikalı.

İki yıl sonra aynı mahalleye erkek okulu açtılar. Bu okulun da 64 öğrencisi, dördü Osmanlı biri Amerikalı beş öğretmeni vardı. Okulları yetimhane binası takip etti. Bitlis, Amerikalı misyonerlerin “egemenliğindeydi!”

Keza Siirt Fransızlarındı; sadece onların okulları vardı! Bir misyoner kuruluşunun olduğu yerde diğeri bulunmuyordu. Amerikalı misyonerler, niye Bitlis’te olduklarını soranlara hep aynı yanıtı veriyorlardı:

Yoksullara eğitim ve sağlık hizmetleri götürmek için. Musa Ağa ve adamları bu okullara mı kızmışlardı? Hem evet hem hayır. Çünkü elimizde bilgi yok. Bilinen şu:

Misyonerler geldikleri Anadolu halkının kültürüne yabancıydılar. Geldikleri topraklarda medrese dışında öğrenim kurumu yoktu. Onlar okul açtılar. Açtıkları okullardan bazıları kızlar içindi. Amerikalı misyonerler, Bitlis bölgesindeki okul sayısını zamanla beşe çıkardılar.

‘UZAYLI’ MİSYONERLER!

Bunlar arasında Rahipler Mektebi ve Sanayi Mektebi de vardı. Müslümanlar bu “gávur” okullara çocuklarını göndermiyorlardı; ama başlı başına okul düşüncesi bile tepki alıyordu. Sadece okul açılması değildi tepkilere neden olan. Yaptıkları binaların tarzı bile sevilmiyordu!

Kadın misyonerlerin giysileri, şapka takmaları ve ata binmeleri hayretle karşılanıyordu.

Misyonerlerin kendi ülke bayraklarını binalarına asmaları, yerel halk tarafından hoş görülmüyordu. Misyonerlerin yerel insanlarla diyaloglarında, geleneksel davranış kalıplarına uymamaları da sorun çıkarıyordu. Bölgenin feodal hiyerarşik ilişkilerini umursamıyorlardı; herkese eşit davranıyorlardı.

Halk merak içinde ama uzaktan misyonerleri izliyordu. Aile olarak hep birlikte, üstelik masada yemek yiyorlardı. Masalarında Anadolu’da olmayan yiyecekler vardı; patates gibi. Geceleri gaz ocağı yakıyorlardı. Bu aydınlanma cihazıyla da ilk kez tanışıyorlardı.

Misyonerlerin müzik aletleri de farklıydı. Piyano, akordeon çalıyorlardı. Ellerinde dürbün, fotoğraf makinesi vardı. Ellerinde kısa zamanda yazdıkları ve bugün hálá kullanılan Türkçe-İngiliz sözlük kitabı “Redhouse” vardı.

Ve çok çalışkandılar.

Misyonerler, Anadolu halkına “uzaylı” gibi görünüyordu. Hatta öyle ki, Harput’un ileri gelen üç müftüsü, ziyaret ettikleri misyoner Henry Riggs’e depremin ne zaman olacağını sormuşlardı! Ve klasik insan davranışıdır; insan anlamadığına düşman olur!.. Musa Ağa ve adamları, misyonerlere düşman olmuştu.

‘TAHRİK ETTİLER’

Musa Ağa ve eli sopalı adamlarını çok bekletmeyelim… BOARD’nın Bitlis bölgesi sorumlusu George C.Knapp ve misyoner arkadaşı Dr. George C.Raynolds okuldan çıkıp atlarıyla Musa Ağa ve adamlarının olduğu yere doğru yürümeye başladılar.

Misyoner Knapp, tanıdığı şehrin ileri gelenlerinden Musa Ağa’yı görünce, elini kaldırıp selam verdi: “Hello!” Sonrası malum…

Musa Ağa ve diğer saldırganlar, kendilerine saygısızlık yapıldığı için misyonerleri dövdüklerini söylediler. Tahrik edilmişlerdi! Sonra da eklediler: “Onlar zaten İngiliz ajanı!”

Dünden bugüne Anadolu’daki “gerekçelerin” hep aynı olması rastlantı mı? Devlet, Musa Ağa ve adamlarına pek bir şey yapmadı. Zaten devlette, misyonerlere derin bir güvensizlik vardı. Devlet katında misyoner, yabancı güçlerin ajanıydı.

19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında, başta Ermeni sorunu olmak üzere devlet, Anadolu’daki her olayın günah keçisi olarak misyonerleri görmeyi tercih etti! Bu toprakların yazgısıydı bu kolaycılık anlayışı:

Olayların sebebi olarak iç çelişkiler yerine, yabancı etkileri temel sorun olarak görmek!

Ermeni ayaklanmalarında bazı misyonerlerin rolü yok mudur; vardır elbet!

Ama tek sebep bu mudur? Malatya’daki katliamın bir tek sebebi olabilir mi?

Rahibeye ağlayan Türkler

MİSYONERLER Anadolu’da anlaşılmamıştır; hep şüpheyle karşılanmıştır; yer yer dayak da yemiştir, gibi genel düz bir yorumun çıkarılmasını istemem. Bir başka örnek olay anlatmalıyım:

Misyonerler 1850′li yıllardan beri Sivas’ta görev yapıyorlardı. Ama yaşanılan bir olay, misyonerler ile yerel halk arasında büyük bir dostluk kurdu.

Yıl 1891. Yer Sivas. Orta Anadolu’nun bu büyük şehrinin insanları kolera salgınıyla kırılıyor. Nüfusu 40 bin kişi. Salgın, bin beş yüz insanın hayatını kaybetmesine neden oldu. Beş bin kişi de hasta.

Salgına karşı en büyük mücadeleyi Cizvit misyonerleri yürüttü. Çünkü:

Misyonerler, Hz. İsa’nın Tanrısal gücünün bir kısmını hastaları iyileştirmekte kullandığına inandıkları için tıbbi yardımları başlıca faaliyetleri arasına almışlardı.

Bu nedenle?

Kolera tedavi konusunda uzman misyoner Peder Rougier ve Saint Joseph rahibeleri aylarca Sivas’ta çalıştılar. Sonunda kolerayı yendiler.

Bu arada bu salgın hastalık Tokat ve Kayseri misyonerleri arasında da birer can aldı.

Çalışmaları nedeniyle başrahibe Marie Therese’ye, Fransız hükümeti tarafından şeref madalyası verildi. Rahibe Marie Therese, yıllarca Sivas’ta sağlık hizmetleri çalışmaları yaptı.

Vefat ettiğinde binlerce Müslüman Sivaslı, rahibenin cenazesine katıldı. Gözyaşı döktü…

ANALiZ

Ya futbolcu ya imam!

MESELE ne misyonerlik, ne İncil, ne de yabancı düşmanlığı aslında. Görünür gerekçe o sadece. Kimse popstar yarışmalarına binlerce gencin katılmak için neden başvurduğunu tartışmıyor. Kimse futbol maçlarındaki bıçaklama olaylarını konuşmuyor. Kimse yoksulluğun, işsizliğin, lümpenliğin nedenlerini analiz etmiyor. Kimse gelir dağılımı adaletsizliğinin nelere yol açacağını değerlendirmiyor. Kimse 30 yıldır süren iç savaşın nelere yol açtığını söylemiyor.

Bakın. Bu cinayetler sonuç değil, başlangıçtır. Káğıt üzerinde milli geliri 5 bin dolar diye göstererek sorunları çözemeyiz; kendimizi kandırıyoruz. Sorunu polis-adliye önlemleriyle de engelleyemeyiz. Cezaevlerindeki ranzalarda ikişer, üçer kişinin yattığını biliyor musunuz?

Ne “teşhis” koyabiliyoruz, ne de “tedavi” yöntemini tartışıyoruz. Oyalanıyoruz. Çözümü cezada arıyoruz; bilmiyoruz ki, ne kadar çok ceza verirseniz o kadar çok suç üretilir. Ya da:

Sorunu hep görünürde, elle tuttuklarımızda arıyoruz. Polis beceriksiz… Diziler yönlendiriyor… Milliyetçilik dalgası… Bir de her taşın altında aradığımız yabancı devletler şüphesi var elbet!

Nedenleri, sorumlulukları başkalarının üzerine atarak sorunlarımızdan kurtulacağımızı sanıyoruz. Şark aklı budur işte! Yine öyle yapacağız. Bulacağız görevini yapmayan bir iki emniyet görevlisi! Rahatlayacağız.

Ya da yine “derine” dalıp, “derin ilişkiler” peşinde koşacağız. Aydınlatalım derken bulandıracağız. Unutmayın, en çok zarar verenler, en yararlı olmak isteyenlerdir!

Bir de, her siyasal grubun diğerini suçlamasını izleyeceğiz. Aslında, tüm bu olanların nedenini, 10 yaşındaki bir yoksul çocuk, “Büyüyünce ne olacaksın” diye soran TV muhabirine söylemişti: Ya futbolcu, ya imam!

Burada söylenen, ne bildiğimiz futbolcu, ne de imamdır. Burada söylenen şudur:

Ya zengin olurum, ünlenirim ya da din düşmanlarıyla savaşırım! Malatya vahşetini, ünlü olamamış bu çocuklar gerçekleştirmiştir. İyi hayat sunamadığımız çocuklarımızın sayısı her geçen gün maalesef artmaktadır. Mesele iktisadidir, kültüreldir.

Siyaset bunlardan çok sonra gelir.

Ve anlatmalıyız çocuklarımıza, insanın doğruluğuna kesinlikle inandığı şeyler, asla doğru olmayan şeylerdir!…

Yazı kategorisi: MİSYONERLER | » yorum bırak;

Misyonerliğe savaş açanlar

Yazan: muzunay Ağustos 10, 2007

Misyonerliğe savaş açanlar
Nazlı Ilıcak: Misyonerliğe savaş açanlar Hangimiz Rahşan Ecevit’in feryadını unutabiliriz: “Din elden gidiyor!” Peki onu, milleti uyarmaya sevk eden gelişmeler nelerdi? Niçin böyle feryat figan ortalara dökülmüştü?
Fe ner Patriği Barholomeos’a “ekümenik” sıfatının verilmesi gayretleri, Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması için yapılan ısrarlar ve elbette “misyonerlik” faaliyetleri.
Bu faaliyetler, topraklarımızın yabancılara satılmasıyla paralel olarak yürütülüyor ve Rahşan Ecevit’in gözünde tehdit eşiği daha da yükseli yordu.
“15 Nisan 2005 tarihi itibarıyla, 52 bin 818 yabancı uyruklu şahıs, 272 milyon 511 bin 493 metrekare arazi ve gayrimenkul satın aldı. unun haricinde TC vatandaşları ve bazı şirketler aracılığıyla gizlice alınan arazi ve maden yatakları da var. Bunların ardında, Yunanistan ve Ermeni lobileri bulunuyor” sözleri gazetelerde yayımlanmış ama, rakamların doğru olmadığı hemen anlaşılmıştı.
Gerçekler, Rahşan Ecevit’i yolundan döndüremedi. Türkiye aleyhine adım adım yürütülen planı şöyle açıklıyordu: “Her şey inceden inceye hesaplanmış. Önce devlet, köylüden desteğini çekecek; sonra, Yabancıya Toprak Satışı Yasası yeniden düzenlenip ortaya sürülecek. Böylece yabancılar en verimli topraklarımızı çaresiz bırakılmış köylümüzden, çiftçimizden satın alacak… İsrail, Filistin’de oynadığı oyunun bir benzerini Türkiye ve GAP bölgesinde oynama hazırlığı içinde. GAP bölgesindeki toprakların çoğunu Yahudi kökenli Türkler vasıtasıyla ele geçirdiler; GAP bölgesinde 450 bin dönüm arazi aldılar… Türkiye’yi bölmenin bir yolu da vatandaşların dinlerini değiştirmelerinden geçtiği için, toprak alımıyla birlikte misyonerlik faaliyetleri de yoğunlaştırıldı.”
Yukarıdaki iddiaların benzerlerini Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün’ün ağzından da çok duyduk. Aygün, “Türkiye’yi istikrarsızlaştırma, bölme ve Sevr Anlaşması’na uygun bir şekilde parçalama gayretlerinin yoğunlaştığı dönemlerde, misyoner faaliyetlerinin de yoğunlaşması tesadüf değildir” diyor, “vatanımızın bölünmez bütünlüğünü, milletimizin birlik, beraberlik, huzur, barış ve esenliğini ciddi şekilde tehdit eden misyoner faaliyetlerini mercek altına almaya” karar verdiğini söylüyordu. Bu yüzden de, Ankara Ticaret Odası, Tuncer Günay’ın hazırladığı “Misyoner Örgütleri ve Misyoner Faaliyetleri” isimli 330 sayfalık bir araştırma yayımlamıştı. Bu raporda, misyonerlerin, “Papalık’ın, gizli servislerin ve patriklerin 5. kolu” gibi çalıştıkları, dini yaymak, öğretmek kisvesi altında istihbarat topladıkları, etnik ayrılık ları kışkırttıkları ileri sürülüyordu.
Aygün’ün gözünde misyonerlik, çok büyük bir tehlike oluşturuyordu. Çünkü bu faaliyetler “Haçlı zihniyetinin bir devamıydı” ve “Avrupa Uyum Yasaları, misyonerlerin işini kolaylaştırmıştı; Türkiye’de adeta cirit atıyorlardı; evlere, dükkânlara kadar girip mürit arıyorlardı. Kısacası, ülkemiz misyonerlerin istilası altındaydı. İşgal için ille de silâh gerekmiyordu. Ellerinde din silâhı vardı.”
Sinan Aygün’ün misyonerliğe karşı hassasiyeti, tek bir rapor yayımlamakla sınırlı değildi. Daha önce de, “Avrupa Birliği’nde maskeli balo, dayatmalar ve gerçekler” isimli bir el kitabı yayımlamış, bu kitabın içinde de Türkiye’de 136 bin Katolik misyoner, 106 bin Avrupa Birliği misyonerinin yoğun şekilde çalıştığı iddiasına yer vermişti.Gelelim Malatya’daki cinayetin dinle ilgili boyutuna. 5 genç, yüz kızartıcı, utanç verici bu eylemi, İslâmiyet adına gerçekleştirmiş olsa dahi, buradan “Ülkede dinci tehlike var” sonucunu çıkaramayız. Dikkat ederseniz, bu gibi cinayetlere katılanlar arasında imam hatip okulu veyahut ilâhiyat fakültesi mezunlarına pek rastlanmıyor. Cinayet, cehaletten kaynaklanıyor: Din konusunda yeterince bilgisi olmayan bu gibi kişiler, kolayca kışkırtılıp yönlendiriliyor. Onları kışkırtanlar da, yukarıda sadece iki örneğini verdiğimiz zihniyetteki şahıslar. Elbette her dinde fanatizme meyledenler çıkabilir. Ama bu durum, dinin ve dindarlığın tehlike olduğunu göstermez. Sadece, daha iyi bir din eğitimi verilmesi gereğini ortaya çıkarır.
Unutmayalım ki, gençleri bu noktaya, son yıllarda dozunu iyice arttıran “ulusalcılık”, “Ülke tehlikede” iddiaları ve “sahte bir Kuvay- Milliye ruhu” getirdi.

http://www.h*******.info/index.php?option=com_content&task=view&id=438&Itemid=34

Ponce Pilate Erdal Şafak
Malatya’daki vahşete bazı çevrelerin ve kişilerin tepkileri bize Roma İmparatorluğu’nun Filistin Valisi Ponce Pilate’yi hatırlattı.
Pilate, Hazreti İsa’yı çarmıha gönderirken ellerini yıkamış, “Bu kandan sorumlu değilim” demişti.
Son sözü söyleme yetkisi kendisinde olduğu halde, verdiği kararın sorumluluğunu ve vebalini halka yüklemek için. İki gündür yapılan açıklamalarda Malatya’daki korkunç infazların sorumlusu olarak, tıpkı Rahip Santoro ve Hırant Dink cinayetlerinde olduğu gibi, “Malum” adresler gösteriliyor: “Karanlık güçler”, “Türkiye’yi bölmek isteyen dış mihraklar”. Ve de onların kandırdığı maşalar…
Tabii hiçbirinde bu zehirli ortamın elbirliğiyle oluşturulduğu, bu “Paranoya”nın ortak eserimiz olduğu ima bile edilmiyor. Biz hatırlatalım:
“Türkiye’de faaliyet gösteren misyonerler nüfusun yüzde 10′unu 2020 yılına kadar Hıristiyanlaştırmayı ve 1 milyon İncil dağıtmayı hedefliyor. Türkiye’nin jeopolitik konumu misyonerlik faaliyetleri için çok önem taşıyor.” ( MGK’ya sunulan TSK raporu )
“Kiliseler apartman katlarına kadar yayıldı. Vatandaşlarımız kah ikna, kah çıkar sağlanarak Hıristiyan yapılıyor. AB’ye gireceğiz diye din elden gidiyor. Önlem alınmazsa ülkemiz parçalanacak.” ( Rahşan Ecevit )
“Tarihte olduğu gibi günümüzde de aynı güçler (Haçlılar), İslam’ı çıkarları ve egemenlikleri karşısında en büyük engel gördükleri için, insanlarımızı bu dinden koparmak için planlı ve organize bir şekilde çalışıyorlar.” ( Diyanet’in tüm camilerde okuttuğu hutbe )
“Türkiye’de 3.5 yılda 40 bin kilise ev açıldı. Türkiye’de bu kadar Hıristiyan yok. Amaç çocukları Hıristiyan yapmak.” ( BTP lideri Prof. Haydar Baş )

Hiç kimse masum değil
“Doğu ve Güneydoğu’da misyonerlik hız kazandı. Amaçları başka. Türk bayrağı altında, Türk toprakları üzerinde, tek vatan, tek bayrak, tek kitap, bir Allah diye yemin ettik.” ( BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu )
“Misyonerler Türkiye’de 5 milyon kitap basacak parayı nereden buluyorlar? Ayrıca bu ülkede 5 milyon Hıristiyan mı var? Oyun basit: Gençleri kuklalaştırarak ülkeyi içerden çökertmek.” ( Prof. Oktay Sinanoğlu )
“Misyonerlerin amacı Türk insanının milli direncini kırmak. Bu kadar nüfusu Anadolu’dan atmak mümkün olmadığı için, Türkler’i dönüştürme kararı alındı. Atatürk zamanında, 1929′da kurulan Misyonerleri Kovma derneği benzeri bir dernek kurduk. Tüm vatandaşlarımız misyonerliğe karşı örgütlenmeli. ” ( Prof. Zekeriya Beyaz )
“Misyonerler insanımızı sadece dininden değil dilinden, kültüründen, devletinden, bayrağından, örfünden, adetinden soğutmayı amaçlıyor ve beşinci kol faaliyetinde bulunuyorlar. Yurtdışı uzantıları olan bu faaliyet ulusal güvenliğimizi de ilgilendiriyor.” ( Araştırmacı Aytunç Altındal )
Bunlar TV kanallarıyla dalga dalga yurda yayılan yüzlerce, binlerce açıklamadan sadece birkaç örnek. Daha “Türkiye’de 400 bin misyonerin cirit attığını” söyleyen var, “Açılan kilise sayısının 50 bini geçtiğini” iddia eden var, “Dağıtılan İncil sayısı 10 milyonu aştı” diye feryat eden var.
Böyle akla-mantığa sığmayan rakamlar eşliğinde, “Din elden gidiyor”, “Ülke içerden çökertiliyor”, “Vatan büyük tehdit altında” çığlıklarıyla paranoya ortamı yaratılırsa olacağı bu. Ne diyor Malatya canavarlarından biri: “Din elden gidiyor diye öldürdük. Vatan için yaptık.”
Hiç kimse elini yıkayıp bir kenara çekilmesin. Bu canavarları biz yarattık. Doktor Jekyll de biziz, Doktor Frankeştayn da. Hiç kimse Ponce Pilate rolünü oynamaya kalkmasın…

Kaynak: Sabah
Yer: Türkiye
Tarih: 20.4.2007

Yazı kategorisi: MİSYONERLER, SOSYAL GERÇEKLER | » yorum bırak;

türkiyede misyoner ve misyonerlik….

Yazan: muzunay Ağustos 10, 2007

MİSYONER-MİSYONERLİK:
• Hiristiyanlığı kabul etmemiş ülkelerde bu dîni yaymakla vazifeli kimselere: MİSYONER denir.

• Hiristiyanlığı kabul etmemiş ülkelerde, çeşitli faaliyetler adı altında yürütülen hiristiyanlık propagandasının her çeşidine de MİSYONERLİK denir,

• Hiristiyanlaşdırma, emperyalizmin din perdesi altında yütülen şeklidir.

• Misyonlerlik; batılların üçüncü dünyâ ülkelerindeki çeşitli milletler, özellikle de Müslümanlar arasında Hiristiyanlığı yayıb bu milletler üzerinde hâkimiyetlerini artırmak gayesiyle ortaya çıkardıkları gizli ve açık hareketin adıdır..

Târih göstermişdir ki misyonerler, gayelerine erişmek için cinsî sapıklık dâhil her türlü vâsıtayı kullanmakdan çekinmeyen bir fikir ve zihniyet yapısına sâhibdirler. Bu yüzden Asya, Afrika ve uzak doğu milletlerini uzun yıllar ve hattâ asırlar boyu sömüren müstemlekcilerin-emperyalistlerin en büyük yadımcıları hiristiyan misyonerler olmuşdur. Yerli halkı kendi dinlerine sokabilmek için askerî güçler dâhil hertürlü vahşeti, tecâvüzü, zorbalığı, ikiyüzlülüğü göstermekden çekinmemişlerdir.

Asırlar geçdi zihniyet, hep ayni zihniyetdir. Misyonerler; girdikleri memleketlerde, yalnız hiristiyanlığı yaymakla kalmazlar.. Çünki mahallî kültürü yıkmadıkca, ülkedeki mukaddes değerleri sarsmadıkca hiç bir yerlinin hiristiyan olmayacağını, gizli emellerine erişmiyeceklerini çok iyi bilirler. Onun için de misyonerler; önce oradaki milleti, millet yapan bütün değerleri, maddî-mânevi tüm kıymetleri soysuzlaşdırmakla işe başlarlar. Sarsdıkları, tahrîb etdikleri millî ve manevî duyguların enkazı üzerinde melanetlerini göstermeye çalışırlar, bütün imkânlarını bu yolda harcarlar.

Zamânımızdaki misyonerlerin gayeleri arasında: Kültür emperyalizmi ile ekonomik emperyalizm daha da şiddetlendi. Ağır sanayinin, harb gücünün, nükleer hâkimiyetin hiristiyan ülkelerin elinde oluşu, bir de medyanın-radyo, televizyon, ve basının bunların hâkimiyetinde bulunuşu; alkolün, fuhşun, bağımlılığın yaygınlaşması.. Misyonerlik faaliyetlerini daha da kolaylaşdırdı. Eskiden para ile, sosyal yardımlarla yapdıklarını, şimdi çok daha ucuz ve kolay yollarla-alkolle, fuhuşla, porno filimleriyle yapar hâle geldiler.

Misyonerlerin İslâm ülkelerindeki faaliyetleri iki yönlüdür: Önce yıkmak-sonra istedikleri şekle sokmak, veya önce eritmek-sonra yeniden şekillendirmek. Ve böylelikle toplumu, bölücü ve yıkıcı kamplara ayırmak; millî ve manevî benliklerinden uzaklaşdırmak ve neticede onları sağmal inek durumuna düşürmek… Ve bütün bunları uygarlık adına yapıyor görünmek.

Hülâsa olarak Misyoner ve Misyonerlik, işte budur.

Misyonerler; bu sapık, çarpık, hain ve acımasız gayretleriyle, yalnız bâzı ülkeleri, bâzı devlet ve imparatorlukları parçalamakla kalmadılar; topyekûn insanlığı onulmaz bir felâkete, tarifi güç bir belâ ve musıybete sürüklediler.

Koskoca Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışına sebeb olan da bu misyoner faaliyetleri, ve bunların satın aldığı kanı bozuklardır…

Şöyle ki: Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışı döneminde misyonerler, faâlityerinin iki noktada topladılar:

l- İmparatorluğun çeşitli bölgelerinde yaşayan Rum, Ermeni, Bulgar… gibi hiristiyan unsurların çocuklarını, açdıkları okullarda okutarak, ve onlara milliyetçilik duygularını aşılayarak Osmanlı Devleti’ne karşı isyana hazırladılar.

Bir tarafdan çeşitli etnik gürublar arasında ayrılık tohumları ekerken, hiristiyan devletlerin kamuoyunu Osmanlı aleyhine kışkırtdılar; kendi tahrikleriyle oluşan isyanların bastırılmasını: (Türkler, hiristiyan halkı kesiyor) şeklinde propaganda ederek batı âlemini Osmanlı aleyhinde tavır alması için tahrik etdiler.

Bundan bir asır öncesine kadar Türk nüfûsunun çoğunlukda olduğu TUNA vilâyetimizde, sakin bir hayat süren Bulgarların isyan etmesine en çok hizmet eden müessese; İstanbul’da protestan misyonerler tarafından işletilen Rober Kollej isimli okuldur. Tuna Türklüğünün mahvına, Müslüman Rumelinin elimizden çıkmasına ve oralarda yaşayan milyonlarca dindaşımızın katledilmesine ve bugün bile kendilerine vahşîce zulm edilmesine, hiristiyan olmaları için şiddetli baskıların yapılmasına, hep misyonerlerin ekdikleri zehirli nifak tohumları sebeb olmuşdur.

Osmanlı devletine bağlı arab ülkelerinde yaşayan hiristiyan-Arab azınlıklara ve oradaki gafil, şaşkın, iyilik bilmez adı Müslüman Arab gençlerine Beyrut’daki katolik Fransız ve Protestan Amerikan üniversitelerindeki misyonerler vasıtasıyla milliyetçilik fikrini, Osmanlı düşmanlığını aşıladılar.

2 – Misyonerler; ilk hamlede Müslüman Türkleri doğrudan doğruya hiristiyan yapamayacaklarını bildikleri için, genç nesilleri dinsiz olarak yetişdirmek, hâsıl olan maneviyat boşluğuna da hiristiyanlığı yerleşdirmek metodunu tatbîk etdiler. Misyonerlerin bu siyâsetini şu tâbirle açıklamak yerinde olur: (Ağaç gövdesi, kendi dallarından yapılan bir balta ile kesilir)…

Onlara göre Türk aydını Teyfik Fikret’in oğlu Halûk gibi olmalıdır. Bilindiği gibi Rober Kollejde öğretmenlik yapan babasının telKîniyle Halûk, önce dînini, sonra da milliyetini değiştirerek Protestan bir Amerikan vatandaşı oldu.

Misyonerlik faaliyetleri, hâlen ve bilhassa memleketimizde olanca hızıyla devam etmekdedir. Günümüzde de ayni metodlar, ayni oyunlar, okul açmalar sürüb gitmekdedir. Bu okullarda zehirlenmiş olarak yetişen ve çoğu defa idareci mevkıylerine geçen gençler, sinsi sömürücülerin emellerine âlet olmakdadır.. Öyleki; yabancı okullarda ve hattâ bizim bâzı okullarımızda yetişen ve sonra da mühim mevkıylerde ve özellikle dış işlerinde vazife alan bu kimseler, kendi öz memleketlerine örf, din ve benliklerine ve dolayısıyla milletine, müstemlekecilerden daha fazla zarar vermekdedirler. Bunu çok iyi bildikleri ve büyük ölçüde muvaffak oldukları için hiristiyanlar-misyonerler-bütün ağırlıklarım eğitime yöneltdiler.

Bu gayeyle yeni yeni okullar, kollejler, yüksek okullar, fakülteler, üniversiteler, kreşler, ana okulları açıb gönüllerince eğitim yapmaktadırlar.’.. Bunların ders kitabları, hemen hemen yabancı baskılı olub hiristiyânî hayat ve düşüncesiyle, porno telKınleriyle doludur.

• Erkek ve kız öğrencilere yurt temin etmek,

• Kulübler açmak,

• Huzur evleriyle ilgilenmek,

• Kimsesizlere yer bulup yerleşdirmek,

• Eğlence işlerine önem vermek ve bu işler için gönüllü temin etmek.

• Kütübhâneler açmak,

• Basını, geniş çapda kollamak,

• İzci kampları kurmak,

• Hapisleri, hastalan ziyaret etmek, onlara hediye ve hizmet vermek… Misyoner faaliyetlerinin can damarlarıdır..

Bütün bunlara karşılık, biz ne yapmakdayız?.

Bunların el atdıklan eğitim ve sosyal faaliyetlerin tümüne ne zaman sâhib çıkacağız?..

Yoksa Akif Bey merhumun işaret etdiği gibi:

(Misyonerler, gice gündüz yeri devretmedeler)

(Ulemâ, vahy-i ilâhî’yi mi bilmem, bekler..)

deyib geçişdireceğiz!..

Yoksa, gene Akif Bey merhumun şu isteğini mi yerine getireceğiz:

Tükürün, milleti alçakça vuran darbelere,

Tükürün, onlara alkış dağıtan kahbelere..

Tükürün, Ehl-i Salih’in o hayâsız yüzüne,

Tükürün, onların asla güvenilmez sözüne..

Medeniyyet denilen maskara mahlûku görün;

Tükürün, maskeli vicdanına asrın, TÜKÜRÜN.

Bütün bu olumsuz gelişmelere rağmen: Kilisenin, havranın, misyonerin, hahamın eceli gelmişdir..

Bunu bilelim…


http://www.islamforumu.net/forum/index.php?topic=4301.0

Yazı kategorisi: MİSYONERLER | » yorum bırak;

Rize’yi misyonerler bastı!

Yazan: muzunay Ağustos 10, 2007

Petrol kokusu alınan Karadeniz bölgesi’nde oyunlar sürüyor. Trabzon ve Bolu’dan sonra Rize’den gelen haberler de bu oyunları doğruluyor. Son yıllarda faaliyetlerinde hız veren misyonerlerin eli Rize’ye kadar ulaştı. Üstelik bu faaliyetler devletin resmi kayıtlarına geçti.

Jandarma ve Emniyet Birimlerinin hazırladığı rapora göre bu faaliyetler Amerikalılar tarafından yapılıyor. Bölgeye İngilizce eğitim bahanesiyle gelen Amerikalılar, Türktime sitesini haberine göre sponsorluğunu Hürriyet ve Kanal D’nin yaptığı Eğitim Gönüllüleri Vakfı’nda konuşlanıyor.

Jandarma Komutanlığı raporunda Amerikalı İngilizce eğitmenlerinin Eğitim Gönüllüleri Vakfı Pazar şubesinde vakıf genel merkezinin bilgileri doğrultusunda 6 gün sürecek İngilizce eğitimine başlıyor. Hiç bir yetkilinin 6 günde nasıl İngilizce eğitimi verebileceklerini sorgulamadığı Amerikalılar, sadece 10 öğrenci seçerek derse başlıyor. Kendilerini yardım gönüllüsü olarak öğrencilere tanıtan üç Amerkalı, “innovativehs.net” isimli internet adreslerini ve mail bilgilerini öğrencilere dağıtıyor. Öğrencilerin de iletişim bilgilerini almayaı ihmal etmeyen misyonerler, tercüman vasıtasıyla öğrencilere şu cümleyi sarf ediyor: “İngilizce öğrenmenin bir şartı da İngilizce konuşulan ülkelerin kültürlerinin bilmektir. ” Bu cümlenin ardından konuya yavaş yavaş giren kursiyerler öğrencilere Tükçe İncil ile İsa Mesih’in Yaşamı, Yaradılıştan Sonsuzluğa ve Bir İbadet Toplantısı isimli CD’leri veriyor!

http://sure34.blogcu.com/2076998/

Yazı kategorisi: MİSYONERLER | » yorum bırak;