Muhammed Uzunay | Türkiye Gerçekleri | Hayat,Bilim,Kültür,İnsan…

"Bu denli hastalıklı bir topluma iyi eklemlenmiş olmak, sağlıklı olmanın bir ölçüsü olamaz.Jiddu Krishnamurti

‘Milliyetçilik’ Kategorisi için Arşiv

Bu da Kürt işçisine açılım

Yazan: muzunay Ağustos 6, 2009

Ordu Valiliği Kürt işçilerine yönelik ayrımcı tavrını sürdürüyor. Valilik bu yıl kente gelecek işçilerin arama noktalarından geçmesini karara bağlarken, bu uygulama Kürt açılımının kapsamına dair önemli bir örnek teşkil etti.

Ordu’da fındık hasadının başlaması nedeniyle kente gelen mevsimlik Kürt işçiler yine Valiliğin ayrımcı uygulamalarına maruz kalıyor. Önceki yıllarda Kürt işçilerin konaklamalarına izin vermeyen, bir kısmının kente girişini engelleyen valilik bu yıl aldığı kararla işçileri güvenlik kontrol noktalarından geçirecek.

Valiliğin ayrımcı kararı Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “AKP Genel Başkanı” sıfatıyla DTP Eşbaşkanları Ahmet Türk ve Emine Ayna başkanlığındaki heyeti kabul ettiği güne denk geldi. Valiliğin kararı bir haftadır tartışılan “Kürt açılımı”nın Kürt işçilerin hayatında herhangi bir değişikliğe yol açmayacağına da örnek teşkil ediyor.

Ordu Valiliği Kürt işçilerin kente gelmesiyle birlikte 9 karar alarak işçileri yine mağdur etti. Kent girişinde güvenlik noktaları kurulmasını isteyen valilik, bu noktalardan geçebilen işçilerin çalışmasını karara bağladı. Ordu Valiliği’nin kararının gerekçesi ise “işçiler arasında farklı amaçlar ve düşüncelere sahip kişilerin bulunması ihtimali…” Kürt işçilerini potansiyel suçlu olarak gören kararın keyfiliği tartışma konusu oldu. Öte yandan Valiliğin “farklı düşüncelere sahip kişiler” gibi muğlak bir gerekçesi de anayasal olarak suç. Zira hükümlü olmadığı sürece, kişilerin seyahat etme özgürlüğü anayasada güvence altına almış durumda.

Valilik kararlarında Kürt işçilerin barınma sorununa dair herhangi bir çözüm önerisi de bulunmuyor. İşverenlerin işçilere barınak tesis etmesi durumunda, barınağın kanalizasyon ve su gibi insani şartlara sahip olması gerektiğini belirten Valilik, doğal afet gerekçesiyle işçilerin vadi ve dere yatağında konaklamasına da yasak getirdi. Tehlike yaratacağı gerekçe gösterilerek Kürt işçilerin Karayolları arazilerinde barınması da engellenecek. Fakat bunlar Valiliğin “gerekli” gördüğü açıklamalar. Mevsimlik işçilerin yaşam zorlukları hala devam etmekte.
(soL- Haber Merkezi)

Yazı kategorisi: Milliyetçilik | Etiketler: , , , , , | » yorum bırak;

Yükseltilen Milliyetçilik ve Sol

Yazan: muzunay Haziran 13, 2009

Türkiye’nin siyasal dengeleri, iç ve dis politikasi üzerinde milliyetçi etkinin, solun bir kesimini de pesinde sürükleyerek hizla artisina tanik oluyoruz. Bu kosullarda dogru ve etkili bir sol siyaset örmek için, gerek mevcut gelismeyi gerekse de milliyetçiligin anlami ve ülkemizdeki sekillenisini dogru kavramak büyük önem kazanmistir. Türk Milliyetçiliginin Anlami Türkiye Cumhuriyeti ve Türk ulusu, asker sivil bürokrasinin yukaridan asagi iradesiyle gerçeklesti. Gerek bu durum gerekse de Osmanli dagilisinin travmatik etkileriyle biçimlendiginden Türk milliyetçiligi farkliliklara karsi hep sorunlu olmustur. Bu açidan Nihal Atsiz’in 1944′teki mahkemede ifade ettigi; “Türk irki oluk gibi kani ve sayisiz emegi pahasina yurt edindigi Türkiye’ye göz dikenleri ne yapabilecegini göstermistir. 1915′te Ermenileri, 1922′de Rumlari bu ülkede yok etmistir. Ya Türklük içinde erir Türklügü kabul edersiniz, yahut yok edilirsiniz” sözü, bir fasistin siradan tepkisi degil, devlet geleneginin durusunu yansitiyor.

Nitekim 1930′larin Içisleri Bakani ve rejimin ideologlarindan Mahmut Esat Bozkurt’un; “Sadece Türk milletinin bu memlekette milli haklar isteginde bulunma haklari vardir. Diger unsurlarin böyle bir hak talebinde bulunmalarina imkan taninmaz. Gerçekleri saklamanin geregi yoktur. Türkler bu memleketin yegane sahipleri yegane efendileridir. Türk orijininden gelmeyenlerin bu memlekette sadece bir tek haklari vardir: asil Türk milletine kusursuz olarak hizmetkarlik ve kölelik etmek…” (Milliyet, 19 Eylül 1930) sözleri, resmi ideolojinin özlü bir ifadesidir. Yine 1930 ortalarinda kaleme alinan Dahiliye Vekaleti Jandarma Umum Komutanligi’nin gizli Dersim Raporu’nda geçen; “Yavuz Sultan Selim’in gazabi olmasaydi bugün güzel Türkiye’mizde tek bir Sünniye tesadüf etmek belki de mümkün olmayacakti” ifadesi, bu milliyetçiligin sadece ulusal degil ayni zamanda inançsal bir tercihle biçimlendirildigini gösteriyor.

Böyle bir ideolojinin sonucudur ki, cumhuriyet ve laiklik gibi burjuva devrimci atilim, dahasi anti emperyalist bir mücadeleyle kurulmus olan devletin demokratiklesmesi birtürlü mümkün olamayacakti. Çünkü gerek savasa katilan Kürtler ve Aleviler gerekse de Lozan’da varliklari kabul edilmek zorunda kalinan gayri Müslimler “bölücü” tehdit olarak görülüp asimilasyon ve tehcirlerle ortadan kaldirilmaya çalisilacakti. Bu uygulamanin siniflarüstü bir idealizmin ürünü oldugu da düsünülmemeli. Aksine Türk milliyetçiligi, bürokratik aygitin düzen tercihi olan kapitalizmin çikarlari dogrultusunda sekillendirilmis, “sinifsiz imtiyazsiz kaynasmis kitle” slogani altinda isçi ve köylülerin vahsi bir sömürü ve baski altinda yasatilmasi olmustur. Bu kapsamda Osmanli döneminde kazanilmis sendikal haklar kaldirilmis, çalisma saatleri arttirilmis, 1 Mayis “bahar bayrami” ilan edilmis, 141-142 gibi emek düsmani ceza yasalari Musolini Italya’sinda devralinmis, muhalif aydin ve örgütlenmeler acimasiz bir tenkile ugratilmis; yani burjuvazinin palazlandirilmasi için tüm devlet olanaklari seferber edilirken emekçilerin sinif tepkileri “yikicilik” olarak ezilmistir.

Özetle Türk milliyetçiligi, Cumhuriyetin kurulusundaki anti emperyalist saiklerini hizla yitirirken, geçmisten tasiyip getirdigi emege ve farkli olana düsman özelliklerin baskin karakter kazanmasiyla demokratiklesmeyi olanaksizlastirmistir. Milliyetçilik Ilerici mi? Milliyetçilik, burjuva sinif çikarlarinca belirlenen bir ideoloji oldugundan, onun ilericiligi belli kosul ve dönemlerle sinirlidir. Erken sanayilesmis-uluslasmis toplumlarda feodalizme karsi, sanayilesme ve uluslasmasini zamaninda basaramayarak sömürgelesen topraklarda ise emperyalizme karsi mücadele dönemiyle sinirli olan bu ilericilik, bu dönemlerin asilmasiyla sona ermis, milliyetçilik de sömürüyü gizlemenin ve öteki halklara karsi düsmanligin araci islevi yüklenmistir. Ulus devletin kuruldugu, ulusal baskinin esasen asildigi her zeminde milliyetçilik, sinifsal ve kimliksel olarak ezilen kesimlerin bilincini bulaniklastiran, demokratik hak ve özgürlüklere karsi egemenlik iliskilerini mesrulastiran bir ideoloji olmustur. Milliyetçilikle demokratik haklar arasindaki iliski, her kosulda ters orantilidir. Özellikle ülkemiz tarihinde de net bir sekilde görüldügü gibi, milliyetçilik yükseldikçe halkin yasam standartlari ve haklari azalmis, ülke militarist zihniyetçe teslim alinmis, iç ve dis sorunlarda artan oranda tikanma ve gerilimler yasanmistir.

Milliyetçiligin bir devlet ideolojisi olarak toplumun kontrol altinda tutulmasinda, farkli kimliklerin asimle edilmesinde temel ideolojik araç olarak kullanildigi ülkemizde, milliyetçilik karsiti duyarlilik ve halkin ona karsi bilinçlendirilmesi yasamsal bir önem tasir. Bu basarilmadikça emek ve hak karsiti egemenligin geriletilmesi olanaksiz. Türkiye’de sol hareketin Cumhuriyet tarihi boyunca yasadigi toplumsal zayiflik da bunun sonucu. Özetle milliyetçiligin Türkiye’deki etkin gücü, emekçilerin sinifsal bilinç edinmesini engelledigi gibi komsularimizla süregen bir gerilimi beraberinde getirmektedir.

Milliyetçilik Niye Yükseliyor?

Türkiye’de sinifsal veya demokratik degisim taleplerinin ciddiyet kazandigi her dönemde devlet, bu talepleri milliyetçi kosullandirma ve kiskirtmalarla bogmustur. Son dönemde yasadigimiz dalga, en kapsamli olanidir. Bu gelismede iki neden öne çikiyor.

Birincisi, AB sürecinin daha yaptirimci bir konum elde etmesi kapsaminda oligarsinin yönetim tekelinin gerilemesi, yasal degisimlerin artik hayata geçme zorunlulugudur. Bu durum ise, bugüne kadar agir baski ve sömürü kosullarinda yasatmis olan oligarsinin giderek iktidarsizlasmasi anlamina gelmektedir. Ikinci neden ise Irak’ta bir Kürdistan’in insasi ile Kürtleri ve demokratik haklarini reddeden resmi görüsün artik sürdürülemezligidir. Üstelik Irak Kürtlerinin, egemenlerin stratejik müttefiki ABD’nin korumasi altinda olmasi, yasadiklari krizi daha da arttiran bir islev görmekte. Iste bu iki gelismenin neden oldugu kaygi ortaminda egemenler, demokratiklesmenin Türkiye’yi “bölecegi ve yikacagi” korkusunu kiskirtarak milliyetçili kosullandirmayla toplum üzerindeki kontrollerini arttirip statükoyu korumaya çalisiyor.

Bu kosullarda Mersin’deki Newroz kutlamasina katilan Kürt çocuklarin ellerine verilen Türk bayraginin yerde sürüklenmesi, milliyetçi kiskirtmanin etkili bir kivilcimi yapilmistir. Kürtler “sözde vatandas” ilan edilerek ülke bir bayrak cinnetine ve linç atmosferine sokulmus, PKK’nin yeniden baslattigi savas ise bu milliyetçi kiskirtma için tamamlayici zemin yaratmistir(*).

Sol Ne Yapmali?

Halkin egemenlere karsi yumusak karni olan milliyetçiligin geriletilmesi mevcut kosullarda solun temel gündemidir. Milliyetçiligin salt sinif dayanismasina ve gerçek kurtulus sosyalizme vurgu yaparak asilamayacagi açik. Bu kapsamda halkin içine düsürüldügü milliyetçi kapandan kurtarilmasi için toplumun güncel taleplerini kucaklamak, burjuva demokratik tüm haklari içeren, kültürel ve inançsal her türden hak ihlallerini kapsayici bir yaklasim zorunlu. Milliyetçi istismara karsi yurtseverligin de daha etkili bir sekilde sahiplenilmesi sart. Vatandasin hak bilincini bulaniklastiran, vatan kavramini üstünde yasayan halkin haklarindan kopararak istismar eden, içerideki farkliliklara ve komsu halklara düsmanlik güden milliyetçilige karsi vatanin, üstünde yasayan halkin haklari temelinde, emperyalizmle mevcut kurumsal isbirligine, özellestirmelere karsi savunulmasi bugün herzamankinden önemli. Yine laiklik eksenli saflasmada da farkliligimizi netlestirmek, dinci hegemonyaya karsi oldugu kadar laikligi devletin toplumsal hegemonyasi için istismar edenlere karsi özgürlükçü bir laiklik etkin bir sekilde savunmak toplumsal güç biriktirmek için zorunlu.

Özetle halki hak ve özgürlüklerden yoksun kosullarda yasamaya mahkum eden, egemenlerin çikarlarina dokunmadigi kosullarda emperyalizmle sinirsiz isbirligi içinde olan milliyetçilige karsi, çok kimlikli, laik, sosyal ve demokratik bir cumhuriyet hedefiyle karsi durulmali. Bu durusun etkili olabilmesi için tüm demokrasi güçlerinin bu temelde azami birlikteliginin saglanmasi ise olmazsa olmaz bir sorumluluktur.

(*)Mevcut kosullarda silahli mücadelenin, demokratiklesmeye degil tersine milliyetçiligin düsman gereksinimine hizmet ettigi, dolayisiyla politik bir araç olarak yanlisligi yüksek sesle dillendirilmelidir.

Erdogan Aydin
15. Temmuz 2006

Yazı kategorisi: Milliyetçilik | Etiketler: | » yorum bırak;

Sahte Milliyetçilik

Yazan: muzunay Haziran 12, 2009

Sahte Milliyetçilik
 
Hep söylemişizdir; yarın ülkemize yönelik bir açık işgal gerçekleştiğinde, işgalcilerle ilk teslim olacak ve işgalcilerle işbirliğine girecek olan onlardır.

Sahte Milliyetçilik
Ve Milliyetçiliğin Sahtekarlığı -1

Daha birkaç hafta öncesine kadar Amerika’ya söylemedikleri kalmamıştı. “Amerika bölücüleri himaye ediyordu. Türkiye üzerinde hain emelleri vardı..” vs. vs.

“Milliyetçiler” çok kızgındılar Batı’ya. Özellikle de ABD’ye.

Bu kızgınlıkları, bir günde yerini hayranlığa bıraktı.

Değişimi sağlayan ise, Amerika’nın PKK’yi düşman ilan edip, ardından da Kuzey Irak’ı bombalamak için izin vermesi, hatta bu bombalamaya istihbarat desteği sağlaması oldu.

Düne kadar ABD’yi “bölücü örgütün hamisi” diye suçlayan milliyetçiler, ABD’ye yeniden “dost ve müttefik ülke” demeye başladılar. “Stratejik müttefikimiz” diye övgüler dizildi yeniden. Dikkat edilirse, ABD’ye Kuzey Irak’a saldırı izni vermediği için “muhalefet” eden CHP ve MHP- nin sesi, Tayyip-Bush görüşmesinden sonra kesildi. Katliam iznini alınca mesele de kalmamıştı. Generaller de aynı durumdaydı. Güya alt düzey generaller aracılığıyla ABD’ye karşı açıklamalar yapılıyordu Tayyip-Bush görüşmesi öncesi..

Kısacası, iki günde Anti-Amerikancılık’tan Amerikanseverliğe geçtiler.

Böylece milliyetçiliğin Amerika veya Avrupa karşıtlığının, ne kadar yüzeysel, ne kadar riyakarca olduğu bir kez daha görüldü.

Milliyetçiliğin Amerika veya Avrupa karşıtlığı, “emperyalizme karşı olma” anlamını taşımıyordu. Ülkemizdeki milliyetçiler, tarihleri boyunca da emperyalizme hiç karşı olmamışlardı aslında.

Bugüne kadar milliyetçiliğin bayrağını başta MHP olmak üzere, birçok düzen partisi taşıdı. Hatırlanacağı gibi, son üç seçimde, düzen partileri arasında adeta milliyetçilik yarışı vardı. MHP’den CHP’ye, DSP’den ANAP’a, GP’den, SP’den, DYP’den, BBP’den AKP’ye kadar tüm düzen partileri bu yarışın içindeydi. Bu yarış neden kaynaklanmıştı diye sorulursa; ülkemizin son 60 yıllık tarihi iyi incelendiğinde açık ve kesin olarak görülen şudur ki; emperyalizm işbirlikçiliği ve uşaklık pekiştikçe, milliyetçi, şovenist kışkırtma da yoğunlaştırılmıştır. Başka deyişle, işbirlikçilikle milliyetçilik birlikte gelişmiştir ve işin ilginci, ikisi de aynı kesimler tarafından geliştirilmiştir. Bu durum, milliyetçiliğin ülkemizde nasıl kullanıldığının bariz bir göstergesidir. Ama biz bu göstergeyle de yetinmeyip, sorunu değişik açılardan ele alacağız.

Şimdi soru şudur; peki nasıl oluyor da bu “milliyetçi” güçler, batı karşıtı, emperyalizme karşı gibi görünüyor, nasıl oluyor da milliyetçi geçiniyorlar?.. Veya şöyle diyelim: Bu milliyetçi geçinenler, ne kadar milli, pratikte ne kadar milliyetçi?

İşbirlikçilik ve katliamcılık, onların tarihidir!

Düzenin tüm kesimleri, milliyetçiliği kışkırtmakta ve kışkırtıp “yükselttikleri” bu milliyetçiliği gerek oy için, gerekse de linç saldırıları gibi oligarşinin farklı politikaları için kullanmakta hemfikirler.

Ancak bu hemfikirliğe rağmen, oligarşi içindeki bazı kesimler “milliyetçilik” kavramına yine de mesafeli yaklaşıyorlar. Kendilerini farklı kavramlarla, mesela “ulusalcı” veya “Atatürk milliyetçisi”, “Kemalist-ulusalcı” gibi tanımlarla ifade etmeyi tercih ediyorlar.

Kuşkusuz bunun çok önemli ve tarihi nedenleri var. Geçmişten bugüne bu adı taşıyan güçler, gerek dünyada, gerekse de ülkemizde, hep halka karşı işlenen suçlarla, kontrgerilla örgütlenmeleriyle birlikte anılmıştır. Zaman zaman bu gerçeği örtbas edecek “imaj” operasyonları yapsalar da, bu unutturulması, silinmesi o kadar kolay olmayan bir gerçektir.

Milliyetçiliğin bu yanını unutturmak isteyenler, kontrgerillayla milliyetçiliğin ilişkisini, içiçeliğini, organik bütünlüğünü gizlemeye çalıştılar. Mesela şu sözler bu gizleme gayretinin örneklerinden biridir: “İllegal gladyo tipi örgütler kuranlar da çetelerine ‘Ergenekon’ ismi vermezler mi; bir milliyetçi olarak kahrolasım geliyor.” (Hasan Celal Güzel, 11 Haziran 2006, Radikal)

Ama gizlemek için daha da özel bir gayret sarfedilen yan, emperyalizmle işbirliğidir. Şu açıktır ki, ülkemizde emperyalizmle işbirliği, en yaygın şekilde “milliyetçi” diye geçinen güçler tarafından sürdürülmüştür.

Hürriyet Yazarı Ertuğrul Özkök de milliyetçiliğin ne olup olmadığı üzerine bir yazısında “Türkiye’de ‘milliyetçilik’ anlayışını toptan karalamak, onun yerine eski sol jargonun ‘vatanseverlik’ anlayışını koymak isteyenleri” eleştiriyordu. (Hürriyet, 8 Şubat 2007)

Özkök’ün sözünü ettiği ayrım, emperyalizme karşı olan vatanseverlikle, emperyalizm işbirlikçisi ‘milliyetçilik”‘ ayrımıdır ve elbette Özkök ikincisinden yanadır.

Amerika’yla “stratejik müttefikliği” savunmak, Avrupa emperyalizmiyle işbirliği ve AB üyeliğine evet demek (ama onurlu bir üyelik!!!), serbest piyasa ekonomisini savunmak, hür teşebbüsten yana olmak, liberalizmi savunmak, her koşulda devletinin yanında olmak… ülkemizdeki milliyetçiliğin karakteristik özellikleri olagelmiştir.

Bu anlamda da ülkemizdeki milliyetçilik, hem emperyalizmle her türlü işbirliğini yapıp, hem de halkın emperyalizme karşı milli duygularını sömürebilecek bir riyakarlık içinde olmuştur hep.

Hem kapitalizmden yana ve emperyalizmin hizmetinde olmak, hem de kapitalizme, emperyalizme tepkilerin istismar edilmesi, aslında sadece ülkemizdeki milliyetçiliğe özgü de değildir.

Milliyetçiliğin anti-kapitalistliği de, anti-emperyalistliği de demagoji

Faşizm, ikiyüzlüdür. Elbette faşistler de. Bu ikiyüzlülükle kitlelerin taleplerini çarpıtıp, inançlarını sömürürler.

Bu istismarda “başarılı” olabilmek için de tekelci burjuvazinin çıkarlarını savunmasına rağmen “anti-kapitalist” söylemler, emperyalizmin politikalarını hayata geçirmesine rağmen “batı karşıtı!” sloganlar kullanırlar.

Bir bakmışsınız İtalyan mallarını yakarlar, bir bakmışsınız Fransız mallarına karşı boykot çağrısı yaparlar. Bir bakmışsınız ABD’yi protesto ederler. Fakat bu tavırlarda bir anti-emperyalistlik yoktur. Tam tersine, Amerika’ya kızgınlıklarının nedeni, “katliamcılığı sürdürebilmek” içindir. İtalya veya Fransa karşıtlıkları da şovenistliğin bir sonucu olarak gündeme gelmiştir. Mesela anti-emperyalizm temelinde değil de Ermeni soykırımını savunarak karşı çıkarlar Fransa’ya.

Alman faşizmi, tüm faşizmlerin akıl hocası, modeli olarak bu konuda da başı çekmiştir.

Alman faşizminin “Nasyonal sosyalizm” adını kullanması bu konudaki en çarpıcı örneklerden biridir. Bu isimle, kullandığı anti-kapitalist sloganlarla ve diğer politikalarıyla, emekçilerin sosyalizm istemlerini istismar etmiştir. Faşizmin iktidara gelişi bile “devrim” olarak lanse edilmiş, bu devrimin sanki kitlelerin sosyalizm özlemine cevap olduğu ima edilmiştir.

Almanya’da, Nasyonal Sosyalistlerin örgütlendiği 1920-30′larda devrim ve sosyalizm çok günceldi. Fakat faşizmin sosyalizmin söylemlerini kullanması, o dönemle sınırlı kalmadı. Çünkü faşist hareketler, milliyetçi ideolojiler, “kitle tabanı” olarak orta sınıflar kadar, en yoksullara da seslenmektedirler.

Yani, seslenilen tabanın bir bölümü, düzenle şu veya bu biçimde çelişkileri olan, mevcut durumdan hoşnutsuz olan kesimlerdir. Milliyetçiliğin onları örgütleyebilmesi için bu hoşnutsuzluğa tercüman olacak sloganlara ihtiyacı vardır ve bu sloganlar da “sol”dur, anti-kapitalist, anti-emperyalisttir. Bu anlamda, milliyetçilik de, bu kesimlere yönelik sloganlarını çoğunlukla mecburen sosyalizmden alır.

Fakat elbette, bu sloganların milliyetçilerin politikalarında bir karşılığı yoktur. Bu sloganlar, milliyetçiler tarafından her zaman içi boşaltılmış olarak kullanılmıştır. Bir anlamda onların siyasi çizgisine iliştirilmiş yamalardır. Ama kullanmaktan da hiç vazgeçmemektedirler. Çünkü batıya, kapitalizme veya patronlara tepki duyan, işsizlikten, yoksulluktan hoşnutsuz kesimlere en çekici gelecek olan bu sloganlardır.

Milliyetçi hareketler, bu sloganı daha çok “muhalif”ken veya “batı”ya karşı muhalif hareketler, eylemler geliştirmek için kullanırlar. İktidar olduklarında ise bunları unutturmayı tercih ederler daha çok. Ülkemizde MHP bunun çok karakteristik bir örneğidir. Muhalefette “batı”ya, IMF’ye atıp tutan MHP, iktidarda “batı”nın uslu bir memuru gibi davranmıştır. Birkaç itirazı ise, zevahiri kurtarmaktan ibaret kaldı.

Hitler faşizmi de öyledir. Düşünün ki, Hitler faşizmi, Nasyonal Sosyalizmi, yani “milli sosyalizm”i kurmak üzere iktidar olmuştu. İktidarda ise, Alman emperyalist tekellerinin iktidarı oldu ve her türlü anti-kapitalist söylem faşist terörle bastırıldı. Ülkemizin 1960 sonlarından bugüne uzanan tarihine bakıldığında görülür ki, “milliyetçilik” temelinde örgütlenen tüm partiler, ocak ve benzeri örgütlenmeler, halkın eylemlerine, sendika gibi örgütlülüklerine, anti-emperyalist tavır alışlarına saldıran bir konumda olmuşlardır. Ekonomik veya demokratik hak talep etmenin karşısına dikilmişlerdir. Bu noktada ister iktidarda olsunlar, ister muhalefette Hitler’den geri kalmamışlardır.

Milliyetçilikte riyakarlık, sahtekarlık diz boyu

Milliyetçiliğin bu yanına tekrar döneceğiz, ama ülkemizdeki milliyetçiliğin bu noktalardaki riyakarlığını, daha açık bir deyişle, sahtekarlıklarını daha somut olarak ortaya koyarak devam edelim.

Ülkemizdeki milliyetçilik, anti-emperyalist bir politika içinde olmadı hiç. Zaman zaman “batı karşıtı” söylemi oldu ama, pratiği olmadı. Bu anlamda da ülkemizdeki milliyetçiliğin “emperyalizm karşıtlığı” kelimenin tam anlamıyla SÖZDE’dir.

Ülkemizdeki mevcut ekonomik düzen, emperyalizme bağımlı bir ekonomidir; dolayısıyla bu ekonomik düzenin sürdürücüsü, savunucu olan bir kesimin, emperyalizme karşı çıkması da zaten maddeten mümkün değildir. Milliyetçi partiler, hareketler, emperyalizme bağımlı ekonomik sistemin savunucusu ve sürdürücüsü olmuşlardır.

Ülkemizdeki milliyetçilik, emperyalizmin ülkemizin İÇ İŞLERİNE MÜDAHALESİ konusunda, çifte standartçı ve riyakardır.

“Milliyetçi”lik konusunda birbiriyle yarışan MHP’ye, CHP’ye bakın, TSK’ya bakın, ne Uluslararası Tahkim’e itiraz etmişlerdir, ne de emperyalist tekellerin özelleştirme adı altındaki peşkeşlerine… Emperyalist sermayeye tanınan ayrıcalıklara ilişkin bunların ağzından tek bir itiraz duyan var mıdır? Ülkemizin tarımını, sanayisini daha fazla emperyalizme bağlayacak yasalar çıkarılırken, bunlardan bir itiraz gelmez hiç.

Emperyalist tekellerin temsilcilerinin, NATO generallerinin, IMF Türkiye sorumlularının ülkemizin ekonomisine, siyasetine, ordusuna yaptıkları müdahaleleri “iç işlerine müdahale” saymaz, seslerini de çıkartmazlar. Ama diyelim ki herhangi bir ülkedeki bir kuruluş ülkemizi “insan hakları ihlalleri” nedeniyle eleştirdiğinde hemen “iç işlerine müdahale” diye ayağa kalkarlar.

Amerika, ülkemizin ordusunu Afganistan’da kullanırken, ülkemizin onlarca bölgesini “babalarının çiftliği” gibi kullandıkları üslerle donatmışken, “Sevr” akıllarına gelmez, ama ne zaman ki Ermeniler’e, Kürtler’e uygulanan baskılar gündeme gelir, bu milliyetçi kesimler, “Sevr hortlatılıyor” diye ayağa kalkarlar.

Emperyalistlerin veya onların denetimindeki çeşitli “uluslararası kuruluşlar”ın bu sorunları kullandıkları bellidir. Onların müdahalelerine karşı çıkmak da gerekir. Ama nasıl, hangi zeminde? Emperyalistlerin bu sorunları kullanmasını önlemenin yolu bellidir; o da bağımsız ve demokratik bir ülke kurmaktır. Ki milliyetçilerin de bunu savunması sözkonusu değildir. İşte bu noktada yine milliyetçilerin sahtekarlığı ortaya çıkıyor. Asıl Sevrciler, bağımsızlıktan yana olanları Sevrci diye suçluyor.

Sevrcilik, ülkemizi emperyalizme teslim etmektir ve bunu yapan da ülkemizde “milliyetçi” olarak geçinen kesimlerdir.

Ülkemizdeki milliyetçilik, emperyalizmin ÜLKELERE MÜDAHALELERİ konusunda da çifte standartçı ve riyakardır.

Tüm milliyetçi kesimler, emperyalizmin Yugoslavya’ya saldırısını desteklediler. Emperyalizme uşaklık bunu gerektiriyordu.. Ama emperyalizmin kendilerine müdahalesine gelince sızlanıyorlar.

Emperyalizmin Yugoslavya’ya müdahalesini meşru ve haklı görüyorsan, o zaman sana müdahalesine de itiraz hakkın kalmaz!

Emperyalistlere ilk teslim olacaklar, bu sahte milliyetçilerdir

Burjuvazi için emperyalizm dönemiyle birlikte milliyetçiliğin zamanı da dolmuştur. “Sermayenin vatanı yoktur”! Bu nedenle, bu dönemde milliyetçiliğin pompalanması tekellerin çıkarlarına denk düşmez. Burjuvazi işte bu noktada onyıllar süren çarpıtmalarla, ideolojik manevralarla, milliyetçiliği bağımsızlıktan, ulusallıktan kopartmayı büyük ölçüde başarmış ve bu haliyle milliyetçiliği yine kullanmaya devam etmiştir. Bu anlamda diyebiliriz ki, sömürücü egemen sınıfların millilikle bir ilgileri yoktur ama, halkı kendi yedeklerinde tutabilmek için riyakarca “milliyetçilik tüccarlığı” yaparlar.

Ki bu noktada Mahir Çayan’ın şu sözlerini hatırlamakta yarar var:
Kapitalizmin ilk, yani serbest rekabetçilik aşamasında, “vatan, millet” bayrağını dalgalandıran burjuvazi, kapitalizmin emperyalizm aşamasına geçmesiyle o bayrağı, -Mahir Çayan’ın deyişi ile- “geminin bordosundan aşağıya atmışlardır.” Çünkü, “Emperyalist dönemde burjuvazi, bütün dünyada devrimci, milliyetçi ve demokrat niteliğini kaybetti. Onun ideolojisi artık milliyetçilik değil, kozmopolitizmdir. Bu bayrağı, emperyalist dönemde enternasyonalizm ve yurtseverlik tabanında proleter devrimcileri, milliyetçilik tabanında ise küçük-burjuva radikal unsurları yükseltmektedir.”

Bu anlamdadır ki, emperyalizm döneminde, milliyetçi geçinen burjuvazi, vatana ilk ihanet edendir aynı zamanda. Bugün “batı karşıtı” kampanyaların çoğunun başını ya MHP, CHP, SP gibi düzen partileri, ya kendilerini “ulusalcı”lar diye tarif edenler ya da bizzat Genelkurmay çekiyor. Fakat, bu kampanyalar, oligarşinin şu veya bu konuda pazarlık gücünü artırmaktan başka bir şeye hizmet etmiyor. Daha ötesini da amaçlamıyor zaten. Sadece kitleleri gerçekten emperyalizme, karşı çıkıyormuş gibi aldatıp seferber ediyor, kendi politikalarına yedekliyorlar.

Hep söylemişizdir; yarın ülkemize yönelik bir açık işgal gerçekleştiğinde, işgalcilerle ilk teslim olacak ve işgalcilerle işbirliğine girecek olan onlardır. Hitler faşizmi karşısında Avrupa ülkelerinin burjuvazisi ne yaptıysa, Irak’ta, Afganistan’da burjuvaların, toprak ağalarının önemli bir kısmı ne yaptıysa, ülkemizde Koçlar’ın, Sabancılar’ın, Zorlular’ın, Ülkerler’in ve bilumum burjuvaların yapacağı da odur. Onların temsilcisi olan düzen partileri de, işgalcinin emrindeki “kukla hükümetleri” oluşturacaklardır. Bugün milliyetçilik hamaseti yapanların tümü, –Tayyip Erdoğan’dan Deniz Baykal’dan Cem Uzan’dan Mehmet Ağar’dan Devlet Bahçeli’ye kadar hepsi– o gün kukla hükümette yer almak için yarışa gireceklerdir.
- sürecek –

2008.01.06

http://www.yuruyus.com/www/yur2/news.php?h_newsid=3896

Yazı kategorisi: Milliyetçilik | Etiketler: , | » yorum bırak;

Vatanperestliğin Zararları

Yazan: muzunay Temmuz 10, 2008

Vatanperestliğin Zararları

[15 Şubat 2007 tarihli Radikal gazetesinde yayınlandı]

Muhafazakar düşüncenin fikir babası ve Jakobenizm’in en güçlü muhalifi sayılan İngiliz düşünür Edmund Burke’ün vatanseverlik hakkında iyi bir sözü vardır. “Ülkemizi sevmemiz için” der Burke, “onun sevilebilir olması gerek.”

Milliyetçilik meselesini yeniden tartıştığımız günümüz Türkiyesi’nde bu özlü ifadeyi hatırlamakta yarar var.

Malum, Türkiye’de kendini “milliyetçi” veya “ulusalcı” olarak tanımlayan çevrelerin en belirgin vasfı, “vatan” kavramına yaptıkları vurgudur. Kullandıkları söylem içinde “vatan” en kutsal değer olarak kabul edilir. Bunun kaçınılmaz bir sonucu, “vatan uğruna” yapılan herhangi bir eylemin doğal meşruiyet kazanmasıdır. Bu eylemler hukuk dışına taştığında, suç boyutuna girdiğinde bile, “niyet” düzgün olduğu için failleri pek kötülenmez. Hatta bazı aşırı örneklerde, “Hepimiz Ogün Samast’ız” diyenlerin yaptığı gibi, övülerek göklere çıkarılır.

İyi ama ya “vatan için” yapılan bu gibi eylemler vatanı “sevilebilir” olmaktan uzaklaştırıyorsa?

Bu soruya iki farklı cevap verilebilir: Birincisi, “o zaman vatanı yeniden sevilebilir hale getirmek gerekir” cevabıdır. Burke gibi düşünen, bir başka deyişle “geleneksel” değerlere inanan muhafazakarlar böyle derler. “Evrensel” değerlere inanan liberaller veya hümanistler de öyle diyeceklerdir.

Ama ikinci cevap farklıdır. Buna göre vatanın “sevilemez” hale gelmesi imkansızdır. Vatan, tanımı gereği, ölesiye sevilen ve alabildiğine kutsanan bir değerdir. Onu sevmemek için ancak “hain” olmak gerekir. Öyle olanlar da tez zamanda vatan topraklarından kovulmalıdır.
Aşırı Vatanseverliğin Çıkmazı

Dikkat ederseniz, bu ikinci cevap, aşırı vatanseverliğin içine düştüğü bir çıkmazı ortaya çıkarmaktadır: Vatanı en kutsal değer sayanlar, onu “sevilebilir” kılmak için çaba harcamaya gerek duymaz, bu yüzden de onu daha iyi hale getiremezler. Çünkü vatanı daha iyi hale getirmek için ondan başka değerlerinizin de olması zorunludur. Örneğin adaletin, hakkaniyetin veya insan haklarının kutsallığına inanmanız gerekir ki, vatanı bu değerlere göre eleştirip dönüştürebilesiniz.

Kutsal değer olarak sadece “vatan”a (veya “Türklük”, “millet”, “devlet” gibi benzeri siyasi kavramlara) inananların durumu, çocuklarını aşırı derecede seven ama bu sevgiden başka pek bir değere sahip olmayan anne-babalara benzer. Bu gibi ebeveynler, çocukları sınıftaki bir arkadaşını patakladığında, “aferin benim oğluma, koç gibi” derler. Onu kenara çekip “utanmıyor musun, arkadaşına haksız ettin” demezler. Böylece çok sevdikleri çocuklarını çok kötü yetiştirir, onu şımarık bir zorba yaparlar.

İşte bugün Türkiye’de “vatan için” eşkıyalık yapan veya böyle yapanlara özenen genç kitleler, kendilerine “vatan”dan başka hiç bir kutsal değer sunmamış, veya var olan geleneksel değerleri onun aracı haline getirmiş zihniyetlerin yetiştirdiği çocuklar. Birisi onlara “gelin vatan için bir-iki Ermeni vuralım” deyince, veya benzeri zorbalıkları önerince, “ama bu haksızlık, zalimlik, vicdansızlık” diyecek ahlaki kıstaslara sahip değiller.
‘Türk Doğrudur’un Sonu

Oysa bu topraklarda hak, adalet, merhamet, hoşgörü gibi değerler vardı ve altı yüzyıllık “Osmanlı Barışı” da bunlara dayanıyordu. Osmanlı sonrasında bu değerler toplum yaşamının dışına itildi ve yerine siyaset bilimcilerin “ulus kültü” dediği şey kondu. Toplumsal ahlak, “Türk doğrudur”, “Türk merttir” gibi vecizelere dayandırılmak istendi. Oysa bu, zayıf bir temeldi: “Türk doğrudur” düşüncesi, kolaylıkla “Türk’ün her yaptığı doğrudur”a dönüşebilirdi ve bazıları için öyle de oldu.

Bugün artık görebiliyoruz ki, sadece “ulus kültü” üzerine toplumsal ahlak kurmak pek mümkün değil. Bir başka deyişle, Türk’ün “Türklük”ten bağımsız bir ahlaki değerler manzumesine ihtiyacı var. Liberal ve sosyal demokrat aydınlar, bu değerleri Batı medeniyeti içinde gelişmiş olan insan hakları, demokrasi, çoğulculuk gibi kavramlarda buluyorlar. Bu kavramlar iyi, hoş, ama Türk toplumunun bir kısmına biraz yabancı ve ithal geliyor. Oysa bunların karşılıkları veya en azından öncülleri geleneksel İslam/Osmanlı kültüründe de var.

İşte söz konusu geleneksel değerlerin temsilciliğini üstlenen muhafazakar düşünce ve siyaset Türkiye için çok önemli. Liberal/sol aydınların “ırkçılık” hakkındaki yakınmalarına “boğaza karşı viski içenlerin lakırdısı” denebilir, ama aynı şey Tayyip Erdoğan için denemez. Veya “soydaşlık” söylemi üzerinden Kuzey Irak’a karşı ırkçı ve militarist bir dış politika savunanları, başka hiç bir şey, Abdullah Gül’ün “Türkmenler de Kürtler de bizim akrabamız” sözü kadar boşa çıkaramaz.

Hükümet, doğru çizgide. Vatanımızı daha “sevilebilir” kılmak isteyenler de bu çizgiye destek olmalı.

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: February 15, 2007 10:07 AM

Yazı kategorisi: Milliyetçilik | Etiketler: | » yorum bırak;

Milliyetçilik neden yükseliyor?

Yazan: muzunay Ağustos 10, 2007

Milliyetçilik neden yükseliyor?
Can Dündar: Konuyla ilgilenenlere, 20 yıldır Türkiye’de milliyetçilik konusunu inceleyen Tanıl Bora’nın yeni kitabı “Medeniyet Kaybı”nı (İletişim, 2006) tavsiye ederim.
Tanıl’la geçen ekimde NTV’deki “Neden” programında konuşmuştuk, “milli refleks” meselesini… “Refleks, güdüseldir.
Bu, sanıldığı kadar doğal bir refleks değil” demişti Tanıl; “Önceden hazırlanmış bir ideolojik zihniyet kalıbı, bir nehir yatağı var. Siyasi bir gerilimde tepkiler bu mecraya doğru akıyor.”
Nedir o zihniyet kalıbı:
Türke Türkten başka dost olmadığı inancı…
Her maçta hakkının yendiğine inanan takımlara özgü bir daimi mağduriyet hissi…
12 Eylül’den beri tüm siyasi alternatifler yasaklanırken milliyetçiliğin tek ve mecburi istikamet olarak önünün açılması…
Ali Desidero tiplemesindeki gibi, her meselenin bir bayrak önünde dillendirilmesinin dayatılması…
***
Toplumsal tepkiyi bu nehir yatağına akıtan gelişmeler neler?
Tam da Milliyet’in araştırmasında ortaya çıkan nedenler:
AB’nin dışlayıcı tavrı, Kuzey Irak ve Kıbrıs’taki gelişmeler, bölücü-yıkıcı diye değerlendirilen siyasal talepler…
Bize İmparatorluk mirası olan ve “Sabetaycıların gizli, iktidarı, yabancılara satılan topraklar, bölücü haritalar, sinsi misyoner faaliyetleri” gibi paranoyalardan beslenen bir dağılma-parçalanma korkusu…
Üstüne sosyal güvenlik ağlarının çözülmesi; örgütsüzlük; yoksulluğun, eşitsizliğin, adaletsizliğin artması…
Güvensizlik hissinin ciddi bir tehdit algısı yaratması…
Tanıl Bora, “Bu tehdit algısının insanlarda yol açtığı yalnızlık korkusuyla milliyetçi söylemin titreşime girdiği” kanısında…
Milliyetçilik, kaygan zeminde tutamak bulamayanlara ayağını basabileceği bir zemin ve iftiharla gösterebileceği bir kimlik sağlıyor. Hınç duygusunu boşaltıyor, acz duygusunu hafifletiyor.
***
Dünkü Milliyet’te “Milliyetçilik yükseliyor” manşetinin hemen altında, Boğaz’da yol verme kavgasında magandalarca ölüme sürüklenen iki kardeşin haberi vardı.
İki haberi birlikte değerlendirebiliriz:
Toplumda adalet sekteye uğrayınca sokağın adaleti devreye giriyor. Bu da insanları korkuya, yılgınlığa sürüklüyor.
“Nereye gidiyoruz” paniği kısa zamanda “Biri gelsin bu gidişe dur desin” talebine dönüşüyor. Milliyetçi soslu otorite arayışı, faşizme kapı aralıyor.
Bu akım ancak “öteki”lere düşmanlık yayarak ayakta kalabildiği için -yine araştırmanın ortaya koyduğu gibi- azınlıklarla dayanışma sloganları reddediliyor.
Siyasi elit de bu korkuları körükleyerek, ha bire “refleks”i şişirerek, yükselen dalganın üzerine binince milliyetçilik tırmanıyor.
***
Bence araştırmanın en ilginç yanı, milliyetçi yükselişten AKP ve MHP’nin kârlı çıktığını ortaya çıkarması…
Anadolu halkının etnik milliyetçiliğe yüz vermeyeceği bilinci ve bu tırmanışın geçici olduğu teşhisiyle alternatif politikalar geliştireceğine onlarla milliyetçilik yarışına girenlere, özellikle de CHP’ye ders olmalı bu:
Orijinali varken insanlar niye sahtesine oy versin ki?
Kaynak: Milliyet
Yer: Türkiye
Tarih: 13.3.2007

Yazı kategorisi: Milliyetçilik | 1 Yorum »