Muhammed Uzunay | Türkiye Gerçekleri | Hayat,Bilim,Kültür,İnsan…

"Bu denli hastalıklı bir topluma iyi eklemlenmiş olmak, sağlıklı olmanın bir ölçüsü olamaz.Jiddu Krishnamurti

‘Kürt Sorunu’ Kategorisi için Arşiv

Kürt Sorununun İslam’la İlgisi

Yazan: muzunay Ağustos 5, 2008

Kürt Sorununun İslam’la İlgisi

[24 Aralık 2007 tarihli Star gazetesinde yayınlandı]

Hürriyet yazarı Yalçın Bayer’in 6 Aralık tarihli köşesi “Kürtlerin isyanının İslam’la ilgisi yok” başlığını taşıyordu. Sayın Bayer, “İslamcı yazarlar ülkemizdeki Kürt sorununun geçmişte yaşanmamış, modern bir sorun olduğunu, kökeninin Cumhuriyet’le birlikte İslam’dan uzaklaşmakta aranması gerektiğini iddia ediyorlar” diyor ve sonra da bu yoruma karşı çıkıyordu. Dayanağı ise, Cumhuriyet öncesinde de pek çok “Kürt isyanı”nın varlığıydı.

Oysa mesele o kadar basit değil. Evet, Osmanlı döneminde de bir dizi “Kürt isyanı” oldu, ama bunlar, Cumhuriyet zamanındakilerin aksine, “Kürt milliyetçiliği”ne dayanmıyordu. Hemen hepsi 19. yüzyılda yaşanan bu ayaklanmalar, imparatorluğun merkezileşme çabasından rahatsız olan yerel liderlerin tepkileriydi. Zaten bu yüzyılda, özellikle Tanzimat döneminde, sadece Kürt bölgelerinde değil Anadolu’nun dört bir yanında bir sürü isyan ve direniş yaşanmıştı. Meselenin detaylarını merak edenler, “Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek” adlı kitabıma başvurabilir.

Gerçekte Osmanlı’ya karşı kitlesel bir “Kürt ihaneti” hiç olmadı. Aksine, Kürtlerin ezici çoğunluğu, Birinci Dünya Savaşı ve Milli Mücadele yıllarında düşmana karşı Türklerle omuz omuza savaştı. Sarıkamış’ta verdiğimiz 60 bin şehidin çoğu, imparatorluğun Kürt evlatlarıydı. Bir avuç Kürt entelektüel Sevr’de “Kürdistan” için lobi yapınca, doğu Anadolu’daki din adamları ve eşraftan protesto telgrafları yemişlerdi.

“Peki ne oldu da işler değişti” derseniz, Sayın Bayer’in kabul etmek istemediği gerçekle karşılaşırsınız. Çoğu son derece dindar olan Kürtler, Milli Mücadele sonrasında kurulan yeni rejimin Türkçü ve katı laik karakteri karşısında hayal kırıklığına uğramış, bu da Kürt milliyetçiliğini körüklemiştir. Bu, “İslamcıların iddiası” değil, akademik dünyada kabul gören tarihsel bir gerçektir. Örneğin Kürtler konusunda dünyadaki önemli uzmanlardan biri olan Hollandalı antropolog Martin van Bruinessen, Dersim olaylarını inceleyen bir makalesinde şöyle der:

“Kurtuluş Savaşı sırasında yapılan Müslüman birliği çağrıları, Kürtler arasında milliyetçi ajitasyonlardan daha etkili olmuştu. Ama Türkiye laikleştirme işine giriştiğinde bu birliğin temeli ortadan kalktı. Kemalistler, birleştirici bir unsur olan İslam’ın yerine Türkiye-temelli bir milliyetçilik koymaya çalıştılar. Böyle yaparak da, korktukları milliyetçi Kürt reaksiyonunu kendileri provoke etmiş oldular.”

Eminim bunun üzerine bazı okurlar “ne yani, Osmanlı devam mı etseydi, modern bir ulus-devlet kurmasa mıydık” diye itiraz edeceklerdir. Oysa ortada böyle bir ak-kara ikilemi yoktur. Cumhuriyet’in başlangıcında da yoktu. Kazım Karabekir’in liderliğindeki Terakkiperver Fırka, daha ılımlı, tedrici ve “dine hürmetkar” bir modernleşme öngörüyordu. Kürt sorununu da “zorla Türkleştirme” yoluyla değil, ekonomik gelişme, hürriyet ve “ortak değerler”le çözmeyi amaçlıyordu. Ama partinin yaşamasına izin verilmedi…

Terakkiperver Fırka’nın izleri üzerinde yürüyen Ak Parti’nin bugün Kürt vatandaşlarımız arasında büyük teveccüh görmesi bir rastlantı değil. Aynen “Halk Fırkası”nın devamı olan bugünkü CHP’nin son seçimlerde güneydoğu’da hezimete uğramasının bir tesadüf olmayışı gibi.

Einstein’in ünlü sözüdür: “Bir problemi yaratan zihni, aynı düzeyde çalıştırarak o problemi çözemezsiniz” der. “CHP zihni”nin Kürt sorunuyla ilişkisinde tam da böyle bir sorun var. Hatta durum daha da kötü: Söz konusu zihin, problemi çözmek şöyle dursun, anlamakta bile zorluk çekiyor.

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: December 24, 2007 11:42 AM

Yazı kategorisi: Kürt Sorunu | » yorum bırak;

Kürt Sorununun İslam’la İlgisi

Yazan: muzunay Temmuz 10, 2008

Kürt Sorununun İslam’la İlgisi

[24 Aralık 2007 tarihli Star gazetesinde yayınlandı]

Hürriyet yazarı Yalçın Bayer’in 6 Aralık tarihli köşesi “Kürtlerin isyanının İslam’la ilgisi yok” başlığını taşıyordu. Sayın Bayer, “İslamcı yazarlar ülkemizdeki Kürt sorununun geçmişte yaşanmamış, modern bir sorun olduğunu, kökeninin Cumhuriyet’le birlikte İslam’dan uzaklaşmakta aranması gerektiğini iddia ediyorlar” diyor ve sonra da bu yoruma karşı çıkıyordu. Dayanağı ise, Cumhuriyet öncesinde de pek çok “Kürt isyanı”nın varlığıydı.

Oysa mesele o kadar basit değil. Evet, Osmanlı döneminde de bir dizi “Kürt isyanı” oldu, ama bunlar, Cumhuriyet zamanındakilerin aksine, “Kürt milliyetçiliği”ne dayanmıyordu. Hemen hepsi 19. yüzyılda yaşanan bu ayaklanmalar, imparatorluğun merkezileşme çabasından rahatsız olan yerel liderlerin tepkileriydi. Zaten bu yüzyılda, özellikle Tanzimat döneminde, sadece Kürt bölgelerinde değil Anadolu’nun dört bir yanında bir sürü isyan ve direniş yaşanmıştı. Meselenin detaylarını merak edenler, “Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek” adlı kitabıma başvurabilir.

Gerçekte Osmanlı’ya karşı kitlesel bir “Kürt ihaneti” hiç olmadı. Aksine, Kürtlerin ezici çoğunluğu, Birinci Dünya Savaşı ve Milli Mücadele yıllarında düşmana karşı Türklerle omuz omuza savaştı. Sarıkamış’ta verdiğimiz 60 bin şehidin çoğu, imparatorluğun Kürt evlatlarıydı. Bir avuç Kürt entelektüel Sevr’de “Kürdistan” için lobi yapınca, doğu Anadolu’daki din adamları ve eşraftan protesto telgrafları yemişlerdi.

“Peki ne oldu da işler değişti” derseniz, Sayın Bayer’in kabul etmek istemediği gerçekle karşılaşırsınız. Çoğu son derece dindar olan Kürtler, Milli Mücadele sonrasında kurulan yeni rejimin Türkçü ve katı laik karakteri karşısında hayal kırıklığına uğramış, bu da Kürt milliyetçiliğini körüklemiştir. Bu, “İslamcıların iddiası” değil, akademik dünyada kabul gören tarihsel bir gerçektir. Örneğin Kürtler konusunda dünyadaki önemli uzmanlardan biri olan Hollandalı antropolog Martin van Bruinessen, Dersim olaylarını inceleyen bir makalesinde şöyle der:

“Kurtuluş Savaşı sırasında yapılan Müslüman birliği çağrıları, Kürtler arasında milliyetçi ajitasyonlardan daha etkili olmuştu. Ama Türkiye laikleştirme işine giriştiğinde bu birliğin temeli ortadan kalktı. Kemalistler, birleştirici bir unsur olan İslam’ın yerine Türkiye-temelli bir milliyetçilik koymaya çalıştılar. Böyle yaparak da, korktukları milliyetçi Kürt reaksiyonunu kendileri provoke etmiş oldular.”

Eminim bunun üzerine bazı okurlar “ne yani, Osmanlı devam mı etseydi, modern bir ulus-devlet kurmasa mıydık” diye itiraz edeceklerdir. Oysa ortada böyle bir ak-kara ikilemi yoktur. Cumhuriyet’in başlangıcında da yoktu. Kazım Karabekir’in liderliğindeki Terakkiperver Fırka, daha ılımlı, tedrici ve “dine hürmetkar” bir modernleşme öngörüyordu. Kürt sorununu da “zorla Türkleştirme” yoluyla değil, ekonomik gelişme, hürriyet ve “ortak değerler”le çözmeyi amaçlıyordu. Ama partinin yaşamasına izin verilmedi…

Terakkiperver Fırka’nın izleri üzerinde yürüyen Ak Parti’nin bugün Kürt vatandaşlarımız arasında büyük teveccüh görmesi bir rastlantı değil. Aynen “Halk Fırkası”nın devamı olan bugünkü CHP’nin son seçimlerde güneydoğu’da hezimete uğramasının bir tesadüf olmayışı gibi.

Einstein’in ünlü sözüdür: “Bir problemi yaratan zihni, aynı düzeyde çalıştırarak o problemi çözemezsiniz” der. “CHP zihni”nin Kürt sorunuyla ilişkisinde tam da böyle bir sorun var. Hatta durum daha da kötü: Söz konusu zihin, problemi çözmek şöyle dursun, anlamakta bile zorluk çekiyor.

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: December 24, 2007 11:42 AM

Yazı kategorisi: Kürt Sorunu | Etiketler: | » yorum bırak;

Eğer 1923’te Halka Sorulsaydı…

Yazan: muzunay Temmuz 10, 2008

Eğer 1923’te Halka Sorulsaydı…

[7 Temmuz 2008 tarihli Star gazetesinde yayınlandı]

Geçen hafta sonu, Abant Platformu’nun “Kürt Sorunu: Barışı ve Geleceği Birlikte Aramak” başlıklı 17. toplantısındaydım. Yüzün üzerinde aydın, Türkiye’nin Kürt meselesini nasıl çözebileceğini tartıştı. Ortak görüş, bu meselenin Türkiye’nin “demokrasi sorunu”nun bir parçası olduğu ve ancak demokratikleşme ile çözülebileceğiydi.

İyi ama zaten sorunumuz da bir türlü demokratikleşememiz. Çünkü bu konuda ülkede bir “konsensüs” yok. Jakoben seçkinler, “Cumhuriyet”i korumak için demokrasinin bazen rafa kaldırılmasında yarar olduğunu ileri sürüyor. Zaten bu görüşü sık sık eyleme de geçiriyorlar.

Bu zihniyetin kökeni ise, malum, Tek Parti dönemine uzanıyor. Bu yıllardaki otoriter rejimi savunanlar, “biz bu Cumhuriyet’i kurup devrimlerini yaparken halka sormadık, sorsaydık elbette kabul etmezlerdi” diyor. Sonra da halkın cehaletinden, köylülüğünden, “aydınlanmamış”lığından yakınıyorlar. Bizden bekledikleri de, tüm bunları dinleyip “adamlar haklı, gerçekten de halka danışsalardı halimiz nice olurdu” dememiz, kendilerinin demokrasi karşıtlığına hak vermemiz.

Oysa bu kadar saf olmamak için iyi nedenler var. Öncelikle bugünün Türkiyesi 1920’lerdekinden çok farklı. Türkiye artık çok daha eğitimli, görgülü, dünyaya açılmış, zenginleşmiş bir toplum. Halbuki 1920’lerde “halka sormamış” olmaktan gurur duyanlar bugün de hala “milli irade”yi hiçe saymaktan gocunmuyor.

Meselenin asıl kurcalamak istediğim yönü ise, bugünle değil, doğrudan 1920’ler ve 30’larla ilgili. “Eğer o zaman halka sorsaydık” diye lafa başlayanlar, halka sormadan aldıkları her kararın doğru olduğunu baştan kabul edip ondan sonra nutuk çekiyorlar. İyi ama, yaptıkları “devrim”in içeriğindeki her şey gerçekten de doğru muydu?

Örneğin, Kürtçe’nin yasaklanmasını ve Kürt vatandaşların zorla asimile edilmek istenmesini ele alalım. Bu, 1920’lerde “halka sorulmadan” başlatılan işlerden biriydi. Bununla kalınmadı, 1930’larda resmen Türk ırkçılığı da yapıldı. Resmi kurumlar “Güneş Dil Teorisi” gibi zırvalar uydurdu, “Türk kafatasının özellikleri” hakkında safsatalar düzdü.

Bunlar, umulanın aksine “asimilasyon” değil “tepki” üretti ve Kürt milliyetçiliğini körükledi. Aradan geçen 80 yıldan sonra bugün oldukça ciddi bir “Kürt sorunu”muz var. Bu sorunun çıkışında devletin yürüttüğü inkar politikasının rolü olduğu ise, artık emekli generaller tarafından bile kabul ediliyor.

Peki acaba 1920’lerde halka sorulsaydı ne olacaktı? Dönemin kudretlileri, “biz, bin yıllık Kürtleri Türkleştirmeyi, bunun için de dillerini yasaklamayı düşünüyoruz, ne dersiniz ey ahali” deselerdi, muhtemelen “ne lüzum var, oturun oturduğunuz yerde” cevabını alırlardı.

Çünkü toplumlar, onları binlerce yıl boyunca ayakta tutmuş değerlere ve geleneklere sahip çıkar. Tüm bunları bir kenara atıp salt “akıl” yoluyla her şeyi yeni baştan kuracağını iddia eden “toplum mühendislerine” direnirler. Bize de bu direnmenin hep “gericilik” olduğu söylenir. Oysa, Edmund Burke veya Friedrich Hayek gibi düşünürlerin işaret ettiği gibi, masa başında yeni bir dünya kurmaya karar veren hayalperestlerin toplumun gelenek ve değerleriyle dengelenmesi, aslında iyidir. Eğer bu olmazsa, o zaman “akıl ve bilim”e dayandığını iddia eden uçuk bir kadro, toplumu felaketlere sürükleyebilir. Komünist rejimlerde olduğu gibi.

Devrimcilerimizin “halka sormadan” yaptıkları diğer işleri de eleştirmek, örneğin “dil devrimi”nin büyük bir “kültürel fakirleşme” yarattığını söylemek mümkün. Bana en çarpıcı gelen ise, devrimin bugünkü çocuklarının, hem kendi halkından hem de dünyadan korkan, komplo teorilerinden başka hiç bir alanda yaratıcılık gösteremeyen, paranoyak ve aşırı milliyetçi bir kitle oluşturması. Meyveleri böylesine acı bir olan ağacın kökünde de ciddi problemler olsa gerek…

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: July 7, 2008 8:26 AM

Yazı kategorisi: Kürt Sorunu | » yorum bırak;