Muhammed Uzunay | Türkiye Gerçekleri | Hayat,Bilim,Kültür,İnsan…

"Bu denli hastalıklı bir topluma iyi eklemlenmiş olmak, sağlıklı olmanın bir ölçüsü olamaz.Jiddu Krishnamurti

‘Kürt Milletine Yapılan Saldırılar’ Kategorisi için Arşiv

Bizi affedebilecek misin Carina

Yazan: muzunay Temmuz 9, 2009

 

Hollandalı Carina Thuijs’ın yanmış cesedi, Türkiye’den doğduğu kasaba Doetinchem’e götürüldü ve orada defnedildi. Annesi, toprağa verilmesine rağmen biricik kızının öldüğüne inanmadı. “Kızım söylediği tarihte mutlaka gelecek” diyordu herkese.

Carina’nın dönüş bileti tarihinde havaalanına gitti. Uçak havaalanına indi. Ama Carina yoktu. Anne Thuijs, kızının öldüğünü o an anladı ve olduğu yere yığılıp kaldı. 22 yaşındaki Carina Thuijs’ın Sivas Madımak Oteli’ndeki son saatleri…

TARİH: 2 Temmuz 1993. Yer: Sivas/Madımak Oteli. Saat 13.30. Madımak Oteli’nin lobisi kalabalık. Lobidekiler, yarım saat sonra Pir Sultan Abdal Şenlikleri kapsamında Kültür Merkezi’nde başlayacak Arif Sağ’ın konserine gitmek için son hazırlıklarını yapıyor.

Carina Thuijs, aynı odada kaldığı Yasemin ve Asuman Sivri kardeşleri bekliyor. Bu arada lobidekileri izliyor.

Arif Sağ, sazının akordunu yapıyor.

Bir köşede Türk edebiyatının “ulu çınarı” 65 yaşındaki Yazar Asım Bezirci, iki büyük halk ozanı Muhlis Akarsu ve Nesimi Çimen ile muhabbet ediyor.

Bir başka grupta ise şairler bulunuyor: Metin Altıok, Dr. Behçet Aysan, Uğur Kaynar. Ekibin espri kaynağı, karikatürist Asaf Koçak da orada.

Semah ekibi bir köşede hocaları Kamber Çakır ile sohbet edip gülüyorlar. Carina, tek tük bildiği Türkçe sözcüklerle bu neşeli grubu anlamaya çalışıyor.

Herkesin kendisine gülümseyerek bakması çok hoşuna gidiyor. Hollanda’daki çekingenliği üzerinden atmasına, insanlarla rahat diyalog kurmasına kendisi de şaşırıyor.

Oda arkadaşları Yasemin ve Asuman’ın merdivenlerden inişini görüyor; el sallıyor onlara.

ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİSİ İDİ

Carina, Türkiye’ye 11 gün önce 21 Haziran’da gelmişti.

Leiden Üniversitesi Kültürel Antropoloji Bölümü son sınıf öğrencisiydi. Bitirme tezini, sınıf arkadaşı Maryze Schoneveld ile birlikte hazırlayacaklardı. Tezlerinin konusu: Türk kadınlarının aralarındaki ilişkilerin nasıl yapılandığı; nelerle uğraştıkları ve aile içindeki rolleriydi.

Maryze, Hollanda’da yaşayan Türk kadınlarını; Carina ise Türkiye’deki kadınları araştıracak, sonra karşılaştırma yapacaklardı. Bu konuda kendilerine yardım edecek kişi ise aynı şehirde, Doetinchem’de yaşayan bir Türk, Rahmi Sivri idi.

Rahmi Sivri, Carina’yı Ankara Dikmen’de yaşayan akrabaları Sivri Ailesi’nin yanına gönderdi. Oteldeki Yasemin ve Asuman, bu ailenin kızlarıydı.

Yasemin Sivri, 18 yaşındaydı ve Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde okuyordu.

Asuman Sivri ise 16 yaşındaydı; lise ikinci sınıfta öğrenciydi. İkisi de Pir Sultan Abdal Derneği’nde görevliydi. Yasemin, derneğin kütüphane sorumlusu, Asuman ise semah ekibindendi.

Carina, bir ay konuk olacağı Sivri Ailesi’ni çok sevmişti. Bu arada, Ankara Üniversitesi TÖMER Dil Merkezi’nde bir ay sürecek Türkçe kursuna başlamıştı. Ardından Çorum’un Mollahasan Köyü’nde çalışmalar yapacaktı.

Bir yandan dil kursuna giden Carina, arta kalan zamanlarında Yasemin ve Asuman Sivri ile birlikte Pir Sultan Abdal Derneği’ne gidiyordu. Sivas’taki şenliğe gitmeyi çok istiyordu.

Yasemin ve Asuman, “Sivas’ta su bulamazsın, aç kalırsın, yatacak, kalacak yer bulamazsın” diyorlardı.

Carina, “Siz ne yerseniz ben de onu yerim, siz nerede kalırsanız ben de orada kalırım” diyordu sürekli.

30 Haziran günü otobüs Ankara’dan hareket ettiğinde, yolcular arasında en mutlu kişilerden biriydi Carina…

SAAT 14.00

Carina’nın el salladığını gören Yasemin ve Asuman ona doğru yürüyor. Asuman telaşlı; Carina’ya “Telefon geldi mi” diye soruyor. Hayır. Halbuki ağabeyi Yalçın Sivri saat tam 14.00′te arayacağını söylemişti. Yoksa haber tatsız mıydı; ondan mı aramıyordu? Yasemin kardeşini sakinleştiriyor: “Arar merak etme.”

O sırada lobiye Aziz Nesin geliyor.

Herkes hazır; konsere gidilmek üzere otelin kapısına yöneliyorlar.

Dışarıdan slogan sesleri gelmeye başlıyor: “Müslüman Türkiye”… “Kahrolsun Laikler”…

Ne oluyordu?

Öğreniyorlar:

Cuma namazından çıkan 500 kişilik grup, taşlar ve sopalarla konserin yapılacağı Kültür Merkezi’ne saldırmaya başlamıştı.

Konseri izlemek için gelenler karşılık verince, çatışma çıkmış; polis grupları zor dağıtmıştı. Ancak, konsere gelenler dağıtılırken, saldırganların hedefinde Madımak Oteli vardı.

Oteldekiler dışarı çıkmıyor. Ortalığın sakinleşmesini bekliyor.

Konserin iptal edilmesi canlarını sıkıyor. Basın bildirisi hazırlayarak yasaklamayı kınamak istiyorlar. O sırada polis, otelin önünü kuşatmaya alıyor. Azgın kalabalık otelin önüne kadar geliyor.

SAAT 15.30

Carina ilk kez tedirgin oluyor. Çünkü sürekli gülen insanların yüzü ilk kez asılmaya başlıyor. Salonda gerginlik var.

Sorduğunda, “Türkiye’de olur böyle şeyler, aldırma” diyor arkadaşları. “Birazdan biter.”

Biteceğe pek benzemiyor. Saldırganlar otele girmeye çalışıyor. Yönetmen Erdal Ayrancı, Ozan Hasret Gültekin, Şehir Planlamacısı Muammer Çiçek, üniversite öğrencileri Serkan Doğan, Murat Gündüz, Ahmet Özyurt otelin giriş kapısına masa ve sandalyelerden barikat kurmaya başlıyor.

“Yaşlılar, çocuklar yukarıya çıksın!” deniliyor.

Carina, Yasemin ve Asuman’la birlikte odasına çıkıyor. O sırada otele ilk taş atılıyor. Arkasından yüzlercesi mermi gibi yağıyor. Odadan kaçıyorlar. Otelin tüm camları birkaç saniye içinde kırılıyor. Carina herkes gibi koridorda taşların durmasını bekliyor, sessizce.

SAAT 16.30

400 yıl önce Pir Sultan’ı taşlayanlar, o gün dirilmişti sanki…

Kalabalığa katılımlar artıyor. Bağırıyorlar: “Kanımız aksa da zafer İslam’ın…”

Arif Sağ sürekli telefonla Ankara’yı arıyor; yetkilileri haberdar ediyor. Yanıt hep aynı: Korkmayın, askerler geliyor!

Bir avuç polis, kalabalığı otele sokmamak için var gücüyle çabalıyor.

Otelde bulunanlar çaresiz.

Barikatların arkasında bekleyenler, saldırırlarsa ne yapacaklarını konuşuyor. Herkesin elinde fırça sapı, süpürge sapı, sandalye ayağı var. Kimsenin aklından yangın geçmiyor…

SAAT 17.30

Carina, ekipteki kızlarla birlikte koridorda oturmayı sürdürüyor.

16 yaşındaki lise öğrencisi Özlem ve 17 yaşındaki üniversite öğrencisi Nurcan Şahin kardeşlerle sohbet ediyor.

Aynı anda Özlem, çantasından çıkardığı rengárenk iplerle üniversite öğrencisi 19 yaşındaki arkadaşı Handan Metin’in saçını örmeye başlıyor.

12 yaşındaki Koray Kaya, başını ablası 17 yaşındaki Menekşe Kaya’nın dizine koymuş, hiç sesini çıkarmadan yatıyor. O sırada yanlarına karikatürist Asaf Koçak geliyor; mızıka çalıyor.

SAAT 18.30

Kalabalık yedi saattir otelinde önünde. Gitmiyorlar. Bir anlık öfke olamaz bu. Kime, neden bu kin?

Kültür Merkezi önündeki Ozanlar Anıtı yıkılarak otel önüne getiriliyor; parçalara ayrılıp otele fırlatılıyor.

Mustafa Kemal’in “Cumhuriyeti biz burada kurduk” dediği kongre binasının önündeki büstü tahrip ediliyor.

SAAT 19.30

Kalabalık, içeridekilerin kellesini istiyor! Eşit olmayan bir savaş bu. Otelin lobisindeki telefon susmuyor. Olayların çıktığını öğrenen bazı aileler çocuklarını merak ediyor, çırpınıyor yavruları için.

Yalçın Sivri, saatlerdir aradığı otelin telefonunu nihayet düşürebiliyor. Kız kardeşi Asuman’la konuşmak istediğini söylüyor. Asuman’ın telefona gelmesi zor. “Biz aradığınızı söyleriz” diyor oteldekiler. Ağabey Yalçın, “Söyleyin kardeşime karnesini aldım; takdir almış” diyor.

Asuman’ın bütün gün beklediği haber nihayet gelmişti işte; sınıfını takdirle geçmişti.

Sevinçli haberi aldı mı, bilinmiyor.

Çünkü…

Saat tam 19.50′de otelin elektrikleri kesiliyor…

Sonra… Duman kokusu…

Ardından… Kavurucu bir sıcaklık…

Ve alevler…

Gençlerin, çocukların çığlıkları yeri göğü inletiyor. Karanlığın içinde herkes bir yana savruluyor.

Carina, terasa ulaşmak isteyen semah grubunun arasında. Ulaşamıyorlar.

Carina ile birlikte o koridorda oturan semah grubunun gencecik kızları; Yasemin, Asuman, Belkıs, Handan, Gülsüm, Gülender, Huriye, İnci, Menekşe, Nurcan, Özlem, Sehergül, Serpil, Yeşim… Hiçbiri kurtulamıyor.

Eminim; Carina ve o dünyalar güzeli kızlarımız, ozanlarımız, yazarlarımız, aydınlarımız bizi çoktan affettiler.

Peki, biz kendimizi affedebilecek miyiz?

Okuma yazmayı unutan yazar!

Madımak Oteli’nin 109 ve 110 numaralı odaların pencerelerinden karşı binaya geçiş vardı. Buradan kaçan 31 kişi kurtuldu. Kendini eşiyle birlikte otelin boşluğuna atan Yazar Lütfiye Aydın’ın trajik hikáyesi bugün hálá sürüyor…

ALEVLER giderek yükseliyor.

Herkes çığlık çığlığa can derdinde.

Lütfiye Aydın yangından kurtulmak için, eşi Avukat Cafer Can Aydın’la birlikte kendini otelin apartman boşluğuna bırakıyor.

Dumandan göz gözü görmüyor. Bağırıyorlar. Bağırıyorlar.

Güçleri bitiyor. Dumandan zehirlenip bayılıyorlar…

İtfaiye araçları otele ulaşmak istiyor. Göstericiler, araçların tekerleklerinin önüne yatarak engellemek istiyor.

Polis havaya ateş açıyor.

Yangın söndürme çalışmaları nihayet başlayabiliyor.

İtfaiye yangını söndürürken, otel boşluğunun üzerindeki camlar patlıyor; kızgın camlar, yerde baygın yatan Lütfiye Aydın’ın üzerine yağmur gibi yağıyor…

Gece 01.00. Yangın tamamen söndürülüyor.

Otelden 35 ölü çıkarılıyor.

Duvar dibinde olduğu için camların pek değmediği Cafer Can Aydın kendine gelir gibi oluyor. Güçlükle dışarı çıkıyor. Bir polis onu görüyor, şaşırıyor, “Başka yaşayanlar var mı” diyor.

Eşi Lütfiye Aydın’ın adını söylüyor, bayılıyor.

Otel hálá tütüyor.

Ve otelden en son Lütfiye Aydın çıkarılıyor…

LÜTFİYE AYDIN MORGDA

Polis, Lütfiye Aydın’ın öldüğünü düşünüyor. Bir kamyonetin arkasına koyup hastane morguna kaldırıyor.

Cafer Can eşinin öldüğüne inanamıyor. Sabaha karşı morga gidiyor güç bela.

Doktordan rica ediyor; son kez bakması için. Doktor “Sivri bir şey var mı” diye soruyor. Kalemini veriyor. Kalem Lütfiye Aydın’ın ayağına batırılıyor. Tepki veriyor; yaşıyor…

Aradan birkaç saniye geçiyor, Lütfiye Aydın sayıklıyor: “Ce… ce”

Eşi tamamlıyor: “Ceren… Ceren…”

Ceren kızlarının adı.

Cafer Can hem kızının adını “Ceren, Ceren” diye tekrarlıyor, hem de haykıra haykıra ağlıyor.

Lütfiye Aydın kurtulmuştu. Ama bu kurtuluş hiç de kolay olmayacaktı…

GATA YANIK MERKEZİ

Lütfiye Aydın’ın vücudu ağır derecede yanıktı.

Önce Sivas’ta tedavi görüyor; daha sonra Ankara’da GATA Yanık Merkezi’nde.

Olaydan üç gün sonra 5 Temmuz günü gözünü GATA Yanık Merkezi’nde açıyor.

Ne güzel tesadüf; 5 Temmuz kızları Ceren’in doğum günüydü; 17′yi dolduruyordu.

O gün, 35 gün sürecek zorlu tedavi sürecine başlıyor doktorlar. Ölü derileri tek tek soyuluyor. Yatağı bir küvet oluyor.

Konuşmakta zorlanıyor. En yakınlarını dahi tanıyamıyor.

Cumhuriyet Pazar Bulmacası çözme alışkanlığı vardı. Hastanedeyken sürekli “Bana bulmacamı getirin” diyor. Nedense bir türlü getirilmiyor bulmaca. Sonunda bir gün getiriyorlar. Dünyalar onun oluyor. Kalemi eline alıyor ve öylece kalakalıyor. O da ne; harfler birbirine giriyor. Zorluyor zorluyor olmuyor. Okuyamıyor.

Gazeteyi neden getirmediklerini anlıyor…

ODADAN ÇIKMIYOR

Aylar sonra hastaneden taburcu oluyor.

Evine gelir gelmez, odasının perdelerini kapattırıyor. Günlerce çıkmadan o karanlık odada tek başına yaşıyor.

Eşi ve kızının büyük çabasıyla, günlerce verdikleri mücadele sonunda hayata dönüyor.

Edebiyat öğretmeni, Yazar Lütfiye Aydın, okuma yazmayı yeniden öğreniyor.

Zamanla, odasından, evinden çıkmaya başlıyor. Sokakta, haline bakıp soranlara, “Trafik kazası geçirdim” diyor. Yalan söylemiyor aslında; çünkü öyle biliyor. Ne Sivas’ı, ne Madımak Oteli’ni, ne de yangını hatırlıyor.

Bir gün odasından katıla katıla ağlama sesi geliyor.

Anımsıyor, tüm olup biteni…

Hemen bir daktilo istiyor; yazmak istiyor. Yazarsa belki arkadaşlarını, gencecik çocukları geri getireceğini düşünüyor. Oturup yazmaya başlıyor. Sekiz saat sürüyor yazması; yarım sayfa ancak yazabiliyor.

Pes etmiyor. Yazmayı bırakmıyor.

Lütfiye Aydın, bugün zor yazıyor ve güçlükle konuşuyor

Onun için Madımak yangını hálá sürüyor.

Ya sizin için…

soner yalçın

Yazı kategorisi: Katliamlar | Etiketler: , | » yorum bırak;

MERHABA

Yazan: muzunay Ağustos 10, 2007

HAYDAR IŞIK: Bugün Kürde karşı açılmış bir haçlı seferi varken, beş vakit namazda Mollalar rejimi, Baas rejimi ve dinci, dinsiz Kemalistler Kürde düşmanlık yapıp her gün bu halkı kanatırken;
dünyanın en büyük halkını dilsiz, kimliksiz ve devletsiz bırakırken, hangi vicdan sahibi sessiz oturur?
Uzun bir aradan sonra ilk yazıya başlarken bir iki noktayı vurgulamak istiyorum. Askerde attan düşen, indim bindim, derdi. Bunun gibi çok yazar gördük, gitti geldi, indim bindim dedi. Ama çıkışından beri Özgür Politika’yı yazılarıyla destekleyen benim gibi biri, ne iner, ne de biner. O, gazetenin başarısı için yüreğini koyduğu yerdedir. Yüreğini koyan, dilini koyandan farklıdır. Rant düşünmez, kendisini konuşturmaz, gündemde kalmayı aklına getirmez. Halkının ve ülkesinin özgürlüğü için her türlü fedakarlığı göze alır, ulusallaşmada geciken halkının bilinç kazanması için aydınlık vermeyi düşünür. Bir kefesine böyle birini, diğerine ise inen bineni koyup eşit görmek maddi hatadır, emek ve yüreğe inanmamaktır.

Özgür Politika geçen Eylül ayında yasaklanınca, dünya ajanslarına bu haksız, hukuksuz durumu verdiği demeçle duyuran, yazmasa da yine ben oldum. Tabii nedeni nasıl olursa olsun, okuyucudan ayrılmak, iki taraf için de hoş olmasa gerek. Gazetede beni göremeyince, o günlerde çok sayıda okurum tepkilerini dile getirip mutlaka yazmam gerektiğini söylerlerken, bunu yapacağımı, biraz sabırlı olmalarını salık vermiştim. Şimdi zamanı geldi ve yine haftada bir beraber olacağız.

Ancak sizin desteğinize büyük ihtiyacımız var. Bu gazete Kürt halkının yarattığı bir değerdir. Sizindir sizin. Buna sahip çıkmak göreviniz olmalıdır. Maalesef halkımız az okuyor, bu bir realitedir. Oysa insanlık güneşi altına çıkmak isteyen Kürt halkının sesi konumundaki bu gazete en geniş şekilde okunmalıdır. O halde abone ol, abone bul, bir kar topunun çığa dönüşmesi benzeri çaba içinde olman gerekmektedir. Diaspora bilincindeki insan kendine ve halkına karşı sorumludur. Bu sorumlulukla hareket etmeye mecbursunuz. Yarına bırakmadan, hemen şimdi çabanızı ve ürünlerinizi bekliyoruz.

Ne diyor Bitlisli Şeref Han, Mehmet Emin Bozarslan’ın çevirdiği Şerefname’sinde: “Yıka cahillik kirini bilim suyuyla / Boş bir kafa ve boş bir gönülle oturma koltuğa / Üç kısma ayır bütün gece ve gündüzünü / Birinci kısmı bilim öğrenmekle geçir / Çünkü bilgisizlik, ayıp ve yüzkızartıcıdır / İkinci kısımda bildiklerini uygula / Üçüncü kısımda bilginlerin peşinden git / Ve aldanma her tanıdık güler yüze”

Görsellik oldukça pasif bir tutumdur. Okursanız bizzat yaşarsınız. Okuyun, susuzun vahaya çıkan sevinciyle, okuyun aşırı tutkuyla, okuyun ve gazeteyle, yazarıyla iletişim kurunuz, böylece hem aktif olduğunuzu göstermiş, hem de koca bir halkın insanlık güneşi altına çıkma mücadelesine katkınızı ve orada yerinizi alma yolunda bir adım atmış olacaksınız. Düşünceniz nasıl olursa olsun, biliniz ki, elinizdeki bu gazete halkımızın ulusal demokratik mücadelesindeki önemli enstrümanlarından biridir. Batı Avrupa’da yaşayan bir milyon Kürdün gazetesi olması için çabanız ve katkınız çok değerlidir.

Bugün Kürde karşı açılmış bir haçlı seferi varken, beş vakit namazda Mollalar rejimi, Baas rejimi ve dinci, dinsiz Kemalistler Kürde düşmanlık yapıp her gün bu halkı kanatırken; dünyanın en büyük halkını dilsiz, kimliksiz ve devletsiz bırakırken, hangi vicdan sahibi sessiz oturur? Katillerin “kahraman” yapıldığı, katil “iyi çocuk”un generaliyle Ankara’da keyf çattığı, Kürt kadınının kısırlaştırılması için devletin, sağlık ekiplerini harekete geçirdiği, köylerimizin bombalandığı, ormanlarımızın yakıldığı bir zamanda; görmedim, duymadım şeklinde davranmak; insan olma erdemliliğini yitirmek demektir.

Kürtler, mazlum halklarla daima dayanıştılar, kendi kurtuluşunda ise; gördüğünüz gibi dağ yürekli gençlerini mücadeleye sürdüler. Haklı bir dava uğruna halkımız onlarca senedir kanarken, seyirci kalmak olmaz. Herkes yerinde ve olanakları ölçüsünde Kürt halkının haklı ulusal demokratik mücadelesine katılmalı onu yükseltmelidir. Bu da ancak okuyup ufkunu açan, fikri olan, bilinç kazanan insanla mümkündür. Daha doğmamış günde, söylenmemiş sözde çok keramet vardır.

www.haydar-isik.com

http://www.h*******.info/index.php?option=com_content&task=view&id=334&Itemid=34

Yazı kategorisi: Kürt Milletine Yapılan Saldırılar | 1 Yorum »

Milliyetçilik mi ırkçılık mı ?

Yazan: muzunay Ağustos 10, 2007

Milliyetçilik mi ırkçılık mı ?
 

Günümüzde abartılmaya çalışılan milliyetçiliğin, balans ayarı olmadığı için ırkçılığa doğru yol almaya başladığı bir gerçektir.

 

Çünkü, ırka dayalı milliyetçilik günümüzde (ulus-devletlerde) artık miadı geçmiş ilaca benzemektedir, hiç kimseye şifa dağıtmadığı gibi bunları kullanan herkesi de zehirlemektedir. Dünyada artık, millete dayalı milliyetçiliğin,ülke milliyetçiliği olarak kendini ifade etme amacı güdülmektedir.örneğin; ulusların ulusu olarak adlandırılan İspanya gibi.

 

Bu anlayışla,Türkiye’de her kim,ben milliyetçiyim diyorsa, öncelikle, nüfusunun % 40 açlık ve yoksulluk sınırında yaşamak zorunda bırakılan ve GSMHnın 5.000 $ altında olduğu insanlarımızın sorunlarını çözmeye yönelik çaba sarf etmesi gerekmektedir.Yoksa milliyetçilik üstün ırk, üstün millet olma anlayışı ve kendisi gibi düşünmeyenleri yok etme anlayışı olmamalıdır.Yazımın başlığını da bu nedenle ‘Milliyetçilik mi Irkçılık mı?’diye belirledim.

 

Türkiye muzla buzun aynı mevsimde bulunduğu bir coğrafyadır.Kültürlerin inançların ve milletlerin ayrıca cenneti olabilecek bir ülkedir.

 

Gelin bu cenneti herkesle paylaşmanın en büyük meziyet olacağı anlayışı ile milliyetçilik yapalım.Her vatandaşımıza iç huzur ve refah sağlatarak önce komşularımızla sonra tüm dünya vatandaşlarıyla barışıp güven duyalım ve güven verelim. Aksine ‘Kahpe Yunan, Hain Kürtler, Sapık Ermeniler, Küstah Fransızlar, İkiyüzlü Almanlar’ diye düşünürsek milliyetçi değil ırkçı oluruz.

 

Bu yazımı bu cenneti paylaşma ve cennette eşit yaşamayı herkes için tahammül edilir hale getirmek için çaba sarf eden TC vatandaşı değerli Ermeni yazar ve gazeteci Hrant Dink’in cenazesinde bir araya gelen ve acıları paylaşan duygulu kitleye ve atılan sloganlara gösterilen ırkçı tepkiler üzerine kaleme aldım.

 

-Hrant Dink mağdur edilmiş ve yaşamına kast edildiği için hepimiz bir ağızdan Hrant Dink’iz dedik.

 

-Hrant Dink ermeni olduğu ve bu nedenle katledildiğinden dolayı hepimiz ermeni’yiz dedik.

 

Kısacası acıları acı çekenlere birlikte paylaştık ki,bu tavırda,Türkiye halklarının Dünya’ya karşı sergilendiği en duygulu ve en medeni bir tavırdır.

Bu tavrımızla da bu coğrafyada her kim kimliğinden ve düşüncesinden dolayı mağdur edilir ve katledilirse, işte bizler, oyuz ve onun yanında olacağız mesajını verdik.

 

Ancak bu anlamlı ve duygulu tavır a karşı gelin görün ki Dink’in katil zanlısı Ogün Samast yakalandığı zaman bazı resmi görevlilerin sergilendiği üzücü tavırlarla bir kez daha üzüldük ve sarsıldık, (Bazı polislerin ve askerlerin katil zanlısı ile bu katilliği övücü gösteren boy boy fotoğraflar.)

Hrant Dink’in şahsında cenazesinde birliğin beraberliğin sergilenmesine karşı yolunu şaşırmış ve milliyetçilik maskesine bürünmüş ırkçılarda sanki misilleme yaparcasına

-Hepimiz Türküz

-Hepimiz Ogün’üz

diye karşı gösteriler düzenlediler. Sanki kitle Türklüğe ve Türk’e karşıymışçasına tavır sergilediler.Evet hepimiz Türk’te olabiliriz ama (Ogün Samast) katil asla olamayız. Ve olmamalıyız.

 

Biz Dink’in düşüncelerine ve gerçek demokrasi mücadelesine saygı duyduk,oysa onlar Ogün Samast’ın kanlı eline sahip çıktılar. Biz Dink’in barış kokan mürekkebine ve satın alınamayan kalemine sahip çıkarken onlar ise Ogün’ün ölüm saçan silahına ve vahşi eylemine sahip çıktılar.Tüm bunlara rağmen çok acıdır ki hiçbir Cumhuriyet Başsavcısı da suç ve suçluyu övmekten (Ogün ve cinayeti) kimse hakkında adli bir soruşturma açma gereği bile duymadılar veya cesaret edemediler,gelin sapla samanı artık birbirinden ayıralım,kimi neden ve nasıl öveceğimizi,kınayacağımızıda artık öğrenelim.

 

Türk, Kürt, Ermeni, Çerkez, Rum, Arap… olalım. Hepimiz farklıyız ama birbirimizden ayrıcalıklı ve üstün değiliz.

 

Farklılık üstünlük değil, eşitlikte güzelliktir.Çünkü;insanların ortak noktaları farklılıklarıdır, meziyetleri ise bu farklılıklarla yaşamasını istemek ve becere bilmektir. Mensubiyetimiz ne olursa olsun unutmayalım ki suçlu siyahlar ve beyazlarda aynı cehennemde yanacaklar.

Gün, artık ırkımızla değil,aklımızla öğünme günü olmalıdır.

1.04.2007

ÖTEKİ

HADİ GÜMÜŞ

http://www.kurdinfo.com/nivis/hadi_01.htm

Yazı kategorisi: Kürt Milletine Yapılan Saldırılar | 1 Yorum »

TürkSolu faşizmi!

Yazan: muzunay Ağustos 10, 2007

Türkiye’de yükselen ırkçılığın en ilginci ‘Türk Solu’ olmalı. Türksolunun ırkçı ve faşizan önerileri!

Nasyonal sosyalizmin Türkçesi!
Siyaset kulvarının sağından tam gaz ilerlemeye devam eden Türk Solu, Türkçülülük adına Ülkücüleri bile solladı geçti. İşte Türk Solu’ndan Hitler’i aratmayan öneriler..

Garip bir sol dergi;
Ankara’da, geçen yıllarda, rektörlerin mitinginde; “ordu göreve” pankartı açan Türk Solu Dergisi, “Kürt sorunu”çözümü için yaptırdığı önerilerde Hitler’i aratmayan çözümler sundu okurlarına: Türk Solu Dergisi, okurlarına ‘Kürtçe konuluşan minibüse bile binme’ diyecek kadar ‘nasyonal sosyalist’ bir tutum sergiledi:

“Kürt sorunu yok, Kürt istilası var!”denilen derginin son sayısında: Türk oğlu, Türk kızı, Türklüğünü koru” diye çağrı yapılıyor;

İşte Türk solu dergisinden, çatışma ortamını artıracak öneriler;

1- Her Türk, alışverişini mutlaka Türkten yapmalıdır. Kürde aktarılan para PKK’ya maddi destek demektir. Türk, bu maddi desteği kesmezse, hem Türklerin mali gücü olmayacaktır, hem de Kürdün altında ezilecektir.

2- Her Türk, Türkçe konuşmalıdır. Bunu da İstanbul şivesi ile konuşmalıdır. Dil varsa millet vardır. Ancak şehri istila eden Kürtler kendi dillerini hakim kılmaktadır. Bunlarla temas içinde Türkler de şivelerini bozmakta, Türkçe konuşsa bile adeta Kürt şivesiyle Türkçe konuşmaktadır.
TV’lerdeki Kürt dizilerinin, Kürt müziğinin, her adım başı Kürtçe müzik çalan barların, kasetçilerin, minibüslerin ortasına düşen Türk ister istemez lisanını yitirmektedir.
Buna direnmek için: Türk, Kürt dizisi izlemez. Kürtçe müzik dinlemez. Kürtçe müzik çalan barlara gitmez. Kürtçe konuşulan minibüse binmez. Kürtçe kaset satan dükkandan alışveriş yapmaz.

3- Türk, ancak modern şehir hayatında kendini ifade edebilir. Türk medeniyeti, köyden gelen etkilere kapatılmalıdır. Köy, her halükarda Kürtçülüğün yaşam alanıdır. köylü kafası, bugün şehirleri Kürt kültürüne teslim etmiştir.

4- Türkler, yemeklerine sahip çıkmalıdır. Türk’ün damak tadı, Kürt yemekleri ile yer değiştirmektedir. Türk’ü kebaba, lahmacuna mahkum eden anlayışla mücadele edilmelidir. Yemek, kültür savaşının bir parçasıdır. Mc Donaldslar ne kadar tehlikeli ise Kürt mutfağı da o kadar tehlikelidir. Başka kültürlerin yemeklerini yiyen kültürler asimile olur. O nedenle Türk, Türk mutfağına sahip çıkmalı, başka şeyler yememelidir.

5- Her şeyden önce Türk üremelidir. Artan her bir Türk bebesi, bizi Ergenokan’dan çıkartacak bir kurtarıcıdır.

Derginin başayazarı Gökçe Fırat’ta, başyazısında ilginç bir çağrıda bulunuyor;

İşte Fırat’ın yazısı;

“Bizce de bir Kürt sorunu vardır, o da Türklerin Kürtleşmesi sorunudur. cumhuriyet’in ilanından bugüne, bir dönem ivme kaybetse de, Türkler Kürtleştirilmektedir. Gerçekten de 1927 yılından 1935’e gelindiğinde Güneydoğu’da 206 bin olan Türk nüfus, 228 bine çıkmış, buna karşın 543 bin olan Kürt nüfus 765 bine çıkmıştır. Bu doğum oranları arasındaki farkla açıklanamayacak bir olgudur. Kürtler Türklerin 10 katı artmıştır. Bununsa tek bir sebebi vardır, Türkçe konuşanlar dillerini yitirmekte, Kürtçe konuşmaya başlamakta ve yavaş yavaş Kürtleşmektedir. İşte devlet, Atatürk’ün başında olduğu devlet sorunu böyle ortaya koymuştur.
Bugün Türkiye’nin hem köyleri, hem şehirleri, hem de geçiş bölgeleri Kürtleştirilmiştir. Böyle bir noktada ortada bir Kürt sorunu, hele hele demokratikleşme sorunu olmadığı açıktır. Sorun, Türk nüfusun baskı altına alınması ve eritilmesidir. O halde çözüm, Türk’ün Türklüğünü koruması olmalıdır. Bugün PKK terrü ile mücadelede en önemli nokta budur. PKK, Kürtleşmeden güç almaktadır. Türkler Türklüğünü korursa PKK zayıf düşecektir. Bu ise askeri değil toplumsal bir çözümü gerektirir. Türk, kendi sorununu kendisi çözecektir. Her şeyden önce Türk üremelidir. Artan her bir Türk bebesi, bizi Ergenokan’dan çıkartacak bir kurtarıcıdır. “

Türk solu dergisinde ayrıca Kürtlerin istila haritasını içeren ilginç bir ‘yayılma komplosu’ da dikkat çekiyor. Söz konusu haritada hangi illerin yüzde kaç ‘Kürt içerdiğini’ gösteren bir istatistik dahi var.

Yani kısacası, iş bir Hitler bulup, iktidarı ele geçirme noktasına kadar gelmiş…

Kilde: kanal7.com – Kemal Doğan’ın haberi

Yazı kategorisi: Kürt Milletine Yapılan Saldırılar | » yorum bırak;