Muhammed Uzunay | Türkiye Gerçekleri | Hayat,Bilim,Kültür,İnsan…

"Bu denli hastalıklı bir topluma iyi eklemlenmiş olmak, sağlıklı olmanın bir ölçüsü olamaz.Jiddu Krishnamurti

‘Eğitim’ Kategorisi için Arşiv

eğitim sistemi…

Öss de Puan Hatası

Yazan: muzunay Ağustos 10, 2007

Öğretim gördüğü okulun Teknik Lise bölümünü birincilikle bitirerek, Öğrenci Seçme Sınavı’na (ÖSS) giren Mehmet Can Küçük, ortaöğretim başarı puanının yanlış hesaplanması sonucu 54 puan kayba uğradığını, bu nedenle hiç bir üniversiteye yerleşme hakkı kazanamadığını söyledi.
      Öğrenci Seçme Yerleştirme Merkezi’ne (ÖSYM) bu yanlışlığın bir an önce düzeltilmesi için dilekçe ile başvurduğunu söyleyen Küçük, “Eğer düzeltilmezse, bir yılım daha kaybolur. Buna izin vermeyeceğim” dedi.
      Sabancı Anadolu Tekstil Teknik ve Anadolu Tekstil Meslek Lisesi’ni bu yıl birincilikle bitiren Küçük, “Bizim okul bir yılı hazırlık olmak üzere toplam 5 yıl. Son iki yılda tekstil ve teknik bölümlerini okuyoruz. Bu yıl okulun teknik bölümünü birincilikle bitirdim. ÖSS’ye bu moralle girdim. Okul birincilerine 104 puan veriliyordu çünkü. ÖSS’den sonra puanlar açıklanınca şok oldum. Ortaöğretim puanım 50 olarak hesaplanmıştı. Bu halde 263 puanla hiç bir yere giremiyorum. 54 puanım eklenirse 310 puanla çok istediğim Marmara Üniversitesi Tekstil Öğretmenliği’ni kazanıyorum” dedi.
Bu hata Türkiye genelinde ÖSS’ye giren 300 öğrencide de yaşanmış. Arkadaşlar, sizde onlardan biri iseniz geç kalmadan ÖSYM ye bir dilekçe ile başvurunuz.

http://abdullahoktay.blogcu.com/3659274

Yazı kategorisi: Eğitim | » yorum bırak;

İmam-Hatipliler neler istiyorlar?

Yazan: muzunay Ağustos 10, 2007

İmam-Hatipliler neler istiyorlar?

22 Temmuz seçimleri öncesinde bir ilan yayınlayan İmam Hatip Lisesi Mezunları ve Mensupları Derneği (ÖNDER) taleplerini kamuoyuna açıkladı.Talepler arasında, farklı katsayı uygulamasının kaldırılması, din kültürü dersinin bütün dinleri, mezhepleri ve yorumları kapsayacak şekilde genişletilmesi, orduda din subaylığı uygulamasına geçilmesi yer alıyor.

İmam-Hatip Liseleri Mezunları ve Mensupları Derneği (ÖNDER); kendi sitesi  (www.onder.org.tr) isimli sitesinde ve gazetelerde yayınladığı ilanlarda, seçimler sonrasında kurulacak hükümete, seçilecek yeni Cumhurbaşkanı’na ve Genel Kurmay Başkanı’na çağrıda bulunuluyor. “22 Temmuz 2007 seçimleriyle seçilecek milletvekillerine, öncelikle Milli Eğitim Bakanı’na olmak üzere, kurulacak hükümetin üyelerine, ana muhalefet liderine ve tüm siyasi parti başkanlarına, kurulacak hükümetin başbakanına, yeni dönemde görev yapacak TBMM Başkanı’na Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni Cumhurbaşkanı’na, siyasi sürece ve hukuki düzenlemelere etki edecek veya bu alanlarda karar sahibi durumunda olan, Anayasa Mahkemesi Başkanı’na, Genel Kurmay Başkanı’na, Milli Güvenlik Kurulu üyelerine ve YÖK Başkanı ve üyelerine” ifadeleriyle başlayan ilanda ÖNDER’in istekleri 14 madde şeklinde sıralanıyor.

  DİN KÜLTÜRÜ DERSİ BÜTÜN MEZHEPLERİ KAPSAMALI Meslek liselerine yönelik katsayı uygulamasının sona erdirilmesinin talep edildiği ilanda, ilköğretim ve liselerde okutulan din kültürü derslerinin tüm dinleri mezhepleri ve yorumları kapsayacak şekilde düzenlenmesi isteniyor. “İstiyoruz” başlığıyla yayınlanan ilanda, İmam-Hatip Liseleri’nin ve dini konuların polemik konusu yapılmaması gerektiği de dile getiriliyor. Din eğitimi ve Kur’an eğitiminde tüm yasaklayıcı kararların sona erdirilmesinin talep edildiği ilanda, orduda din subaylığı ve hastanelerde din hizmetlerinin gelişmiş ülkelerde olduğu gibi düzenlenmesi gerektiği talebi de dikkat çekiyor.

İŞTE ÖNDER’İN TALEPLERİ “-Eğitim sistemimizi alt üst eden, eğitim haklarına aykırı bir şekilde uygulanan farklı katsayının acilen kaldırılmasını, ayrıcı İHL mezunlarının bazı yükseköğretim programlarına girişlerinin engellenmesine dair çağdışı uygulamalara son verilmesini,


-Temel insan haklarına aykırı bir şekilde uygulanan ve sosyal barışımızı zedeleyen kılık kıyafet yasağının tüm kamuda ve eğitim kurumlarında bir an önce sona erdirilmesini,
-Zorunlu eğitim süresinin artırılması ve okul öncesi eğitimin yaygınlaştırılmasını, ancak ilköğretim 4. veya 5. sınıftan sonra yetenekler, iş alanları ve eğilimler göz önüne alınarak tercihli eğitime geçilmesini,
-Din eğitimi ve Kur’an eğitiminde tüm yasaklayıcı kararlara son verilmesini
-Halkımızın bağışları ve çabalarıyla yapılmış ancak bugün amacı dışında kullanılan İHL binalarının yeniden eğitimin hizmetine verilmesini ve ihtiyaç olan yerlerde yeni İHL’ler açılmasını,
-Ordudaki din subaylığının gelişmiş tüm dünya ülkelerinde olduğu gibi aktif hale getirilmesini ve bu çerçevede İHL mezunlarının harp okullarında okuyabilme imkanının sağlanmasını,
-Hastanelerde din hizmetlerinin gelişmiş ülkelerde olduğu gibi sağlıklı bir şekilde yerine getirilmesi için gerekli düzenlemelerin yapılmasını,
-İlahiyat Fakültelerinin düşürülen kontenjanlarının talepler doğrultusunda arttırılmasını ve kapatılan İlahiyat Fakültelerinin açılmasını,
-Din hizmetleri sahasında görev yapacak İHL veya İlahiyat mezunlarına, görev öncesi MEB ve Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından destekleyici eğitimler verilmesini, din görevlilerinin özlük haklarında iyileştirmelerin yapılmasını,
-YÖK’ün haksız ve bilimsel olmayan gerekçeler ile denkliklerini iptal ettiği, değişik ülkelerdeki üniversitelerden mezun olmuş binlerce insanımızın diploma denkliklerini verilmesini ve haklarının iade edilmesini,
-İlköğretim ve liselerde din kültürü derslerinin İslam dini ağırlıklı olmak üzere tüm dinleri, mezhepleri ve yorumlarını kapsayacak şekilde düzenlenmesini, bunun yanında İslam Dini ile ilgili diğer derslere seçmeli ders olarak müfredatta yer verilmesini,
-Okul öncesi eğitimde değerler eğitimine önem verilmesini,
-Gençleri kuşatan şiddet ve uyuşturucu gibi sorunlara aile, din, sevgi ve eğitim açısından yaklaşılarak acil çözümlerin bulunmasını,
-İmam Hatip Liselerinin ve dini konuların polemik malzemesi haline getirilmemesini istiyoruz.”

http://gonulhanesi.blogcu.com/3657728

Yazı kategorisi: Eğitim | » yorum bırak;

EĞİTİM İNSANI NASIL ŞARTLANDIRIYOR?

Yazan: muzunay Haziran 24, 2007

EĞİTİM GERÇEKLERİ


Eğitim insanı nasıl şartlandırır? Gençler neden sınırlı kavramlara ait değer yargılarının kurbanı haline geliyor, hayatı ve olayları at gözlüğü ile seyretmeye başlıyor? İşte ülkemizdeki eğitim gerçeği:EĞİTİM “NASIL ŞARTLANDIRIYOR”?
Prof. Dr. Osman Çakmak/Gaziosmanpaşa üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi
‘Öteki’ne saygı duymayan, kendi ideolojisi dışındaki düşünceleri yok sayan dahası kendisinden farklı düşünenlere hayat hakkı tanımayan kutuplaşmalar Türkiye’de giderek artıyor… İdeolojik, zihinsel, kültürel ya da ‘ben böyle düşünüyorum’ şartlanmasının yarattığı gerginliklerin yapılacak listesi herhalde bir hayli uzun olacaktır. Ben o konudaki her gün yaşadığımız ve hepimizin bildiği ön yargılı yaklaşım ve kavga örneklerini tekrarlamayacağım. İnsanın düşünce yapısını uygulanan eğitime bağlı olarak teşekkül ettiğine göre bir eğitimci olarak şu aşamada beni ilgilendiren uyguladığımız “öğrenme metodu”nun niteliği ve şekli olmaktadır.. Anlamadan araştırmadan hareket eden, ön yargılı ve davranışları önceden tahmin edilebilen tepkisel bir toplum “hangi öğrenme metodunun” ürünü olmaktadır?
Nasıl bir eğitim ki temel karekteristiği soru sormayan, yalnızca itaat eden, yani çizmesinin boyunu aşmayan tek tip insan yetiştiriyor? Gençlerimiz neden sınırlı kavramlara ait değer yargılarının kurbanı haline geliyor ve hayatı ve olayları at gözlüğü ile (neredeyse açısız) seyretmeye başlıyor ve düşünemeyenler haline geliyor?

Ülkemizde Eğitim Gerçeği
İnsanın düşünce sistemi alınan eğitimin bir sonucu olarak teşekkül ettiğine göre öncelikle ülkemizde eğitimin hangi varsayımlar üzerine kurulduğuna bakmalıydık
Uyguladığımız eğitimin temeline inersek her ne öğretiliyor ise birer “mutlak doğru” olarak öğretildiğini ve çocuk ve gençlerimizin, doğruların tek ve sadece kendilerine belletilenlerden ibaret olduğu yolunda “şartlandırıldığını” görebiliriz. Bilginin kullanılmasının öğretilmesi yerine tekrarlanması ve önemsenmesi onu adeta kutsallaştırmaktadır. Gençlerin kişiliği üzerinde etki bırakan neredeyse tek şey, üzerinde düşünülmeden ezbere tekrarlanan basma-kalıp yargılar ve sloganlarla hareket eden toplum yapısı oluşturmaktadır. Bütün ‘çağdaşlık’, ‘akılcılık’ ve ‘aydınlanmacılık’ iddialarına rağmen bu eğitim tarzı insanlarımızda skolastik bir zihniyeti besleyip büyüten bir zemin oluşturmaktadır.Bu o kadar etkili bir mekanizmadır ki, o gençlerin çoğu ‘yetişkin’ haline geldiklerinde bile aynı psikolojiyi korumakta ve alıştırıldığından farklı bir söz veya düşünceyi duyduklarında, kişiliklerine saldırılmışçasına şiddetli tepkiler vermektedirler. Çünkü okulda kendilerine belletilenler öylesine kişiliklerinin bir parçası haline geliyor ki ileriki yaşlarında bile farklı görüşlerle karşılaşmaları onlarda adeta ekzistansiyel bir kriz oluşturmakta, kendi fikirlerinin fanatiği haline getirmektedir.
Şartlanıyor muyuz?
Şartlandırma! Tepkisel öğrenme. Öğrenmenin en ilkel biçimiydi. Hayvanlara bir davranış kazandırmada kullanılan metot!. Peki nasıl olmuştu da hayvanlarda davranış kazandırma yöntemi ülkemizde temel öğrenme metodu haline gelmiş ve baş köşeye oturmuştu?
Sebep-sonuç ilişkileri sorgulanmadan, hatta fark edilmeden kurulmuşsa o zaman kaçınılmaz bir şekilde “şartlı öğrenmenin” içindeyiz demektir. Eğitim adına yapılan şudur aslında: Bir takım gerçekler ve “şey”lerin adı öğretiliyor. Sonra da kendi geliştirdiğimiz testlerle, yüklenilen bilginin ne kadarını aldıklarını değerlendirilip ölçülüyor. Okullarımızda, özellikle hazırlık kurslarında, adeta düşünmeden ve zahiri bir kaç emareye göre reaksiyon gösterme melekesi kazandırılır. Bu yetiştirilme tarzını tahlil ettiğimizde şartlı refleks stratejisinin ağırlık kazandığını görmek zor olmasa gerek. Öğrenci bazen zorlanarak bazen motive edilerek öğrenmek istenilenleri bellemeye yönlendirilir. Tekerlemeler yoluyla hatırlayarak belleme, anahtar sözcüklerin bellenip onların çağrışımlarıyla bütünün bellenmesi, benzerlerin bellenmesi yoluyla bütünün bellenmesi gibi belleme türlerinin hepsi, beynin şartlandırmaya açıklığından yararlanır.
Eğitimin en ilkel biçimi hayvan eğitimi uygulamalı psikoloji ve şartlanmadan başka bir şey değildir. İnsanın zihni fonksiyonları henüz gelişmediği bebeklik döneminde daha ziyade şartlanmaya dayalı (reflekse dayalı) öğrenme ile gelişmeye başlar. Çocuk dünyaya geldiğinde temel ihtiyaçlarını (emme, tutma) ihtiyari olarak değil, refleksif olarak yerine getiriyor. Sonra insiyaki hareketler. Sonra otomatik hale gelmiş itiyatlar (alışkanlıklar) sonra telkinli hareketler, ve nihayet iradi şuurlu hareketler.
Tüm bu hareket (davranış) çeşitleri bir çekirdeğin etrafına sarılır gibi, reflekse dayalı hareketlerin etrafına çocuk büyüdükçe sarılıyor. Tüm bunların hedefi, insanın hareketlerini iradi ve şuurlu bir noktaya taşımasıdır.
Şuurlu çabalar veya deneyimlerle edindiğimizi bilgi ve becerileri şartlanmayla pekiştiririz. Örneğin istediğimiz davranışı öğrenmeye başlar ve bu işe şuurla ve kendi irademizle götürürüz Zamanla tekrarlayarak pekiştiririz. Ancak bildiğimiz şeyleri mümkün olduğunca şuur seviyesine çıkarabiliyor; yani “açıklayabiliyor” değilsek şartlanmanın tuzağına düşmüşüz demektir. Şartlanma yolu ile öğrendiklerimizi sorgulamıyorsak zihnimiz şekillenmiştir. Sonuçta bilgilerin yanlışlığına veya değişmesi gerektiğine inanmak güç hatta imkansız hale gelecektir.
Kısacası mümkün olduğunca davranışlarımızın şuurunda olmazsak, yani öğrenme süreci ezbere-taklide, tekrara dayanıyorsa öğrendiklerimizi şartlanma yoluyla elde etmeye başlarız. Pavlov’a göre şartlı öğrenme düşüncelerin ilişkilendirilmesine değil, uyaranların ilişkilendirilmesine dayanır. Eğer bilgi, tutum ve davranışlar düşünce ile ilişkilendirilmeden, nedeni bilinmeden ve sorgulanmadan öğrenilişse ortaya şartlı öğrenme çıkar.
Sonuç olarak öğrenciye aktarılan veya onun hayal ve tasavvur dünyasına giren malumatlar, akıl süzgecinden geçirilmeden kabullenilince, öğrenciler dogmatik zihniyeti yansıtan “tek doğrulu” bakış açısına ve “Sorma! Düşünme! Körü körüne inan!” anlayışına sahip oluyorlar. Şartlanma, öğrenciyi, yalnızca ‘evet-hayır’ kesinliğiyle hâdiseleri ele almak ve öğretmek demektir ve aynı zamanda ikili mantığın ürünü olmaktadır. Halihazır uyguladığımız eğitimin temel özelliği bu olmaktadır.
Aklı devre dışı bırakıp hislerle hareket etmenin vahematini biliyoruz. Kendi doğrularının dışında doğru bulunmadığına şartlandırılan halk yığınları ülkemiz için en büyük tehdit yada tehditin parçasını oluşturması bu yüzdendir. Kutsal sayılan değerler öne çıkarılarak hislerin tahrik edilmesi sonucu halk yığınlarını kolayca sokağa dökebilirsiniz. Geçmişte bunun acı örneklerini ziyadesi ile yaşadık. Böyle bir eğitimden geçen kalabalıklar her türlü provokasyon ve manipulasyona açık hale gelmektedir. Ve bir avuç toplum mühendisi tarafından kolayca yönlendirilebilmektedir.
Ne Yapmalıyız?
Özgürlük konusunda gelişmiş alt yapıları olan fertleri nasıl yetiştireceğiz? Bilimsel düşünceye götüren “sorgulama-tahkik – kuşku duyma” yoluyla öğrenmeyi ve “tefekkürü tahkik” mertebesine insanları nasıl çıkarabiliriz?
Bir kere daha vurguluyoruz ki Türkiye’de eğitimi “anlama ve kavrama” sürecinden çıkarıp (yada düşük seviyede tutarak) ama tekrarı ve ezberi esas haline getirmekle “şartlı öğrenme” metodunu ikame etmiş oluyoruz. Direksiyonu kilitlenmiş bir araç nasıl ki yolun bazı yerlerinde doğru gidiyormuş gibi olursa da etrafına sık sık etrafla çarpar. Ezberle merakı sönmüş doğruların tekliğine inanmış bir kişi de sürekli olarak kendi gibi düşünmeyenlerle çatışmak durumunda kalır. Bunu dini inancı, partisi, hayat felsefesi yada çağdaşlık adına yapabilir.

İnsanın en değerli iki özelliği hiç şüphesiz ki merak ve öğrenme becerisidir. Birbirine sıkıca bağlı olan bu iki yetenek aynı zamanda hayli kırılgandır. Müdahele ve dayatmaya karşı oldukça hassastır. Eğitim adı altında yapılan her türlü teşebbüste bu iki özelliğe bilhassa dikkat edilmelidir.
İnsan ihtiyaç duydukları bilgi, beceri ve davranışları, olağanüstü bir üretkenlikle öğrenebilmekte ve bu sırada çevrelerindeki tüm imkânları büyük bir beceriyle kullanabilmektedirler.
Ama bir şartla !
Kontrolün kendi elinde olduğu, eğitim sürecinin öznesi haline geldiği bir öğrenme ortamında.. Öğreticinin vazifesi ise “öğretmek” değil akla kapı açarak ve rehber ve ders arkadaşı konumunda kalabilmektir
Bilgi, camid/katı, cansız bir yapıda değildir, canlıdır o; hayat fışkırır ondan. Ona ulaşmanın,erişmenin; bilginin kendisini açmasının, sunmasının şartları vardır. Organiktir daima yenilenir, tazelenir. İhtiyaç duyma, talep öncül şartlarıdır. Bilgiye erişim için iletişime açık olmak gerekir. İletişime açıklık, doğruyu, güzeli, haklıyı birlikte aramaya hazır olmakla başlar.
Bilgileri (doğruları) öğretelim ama çoğu bilgiler onları çevreleyen şartlara bağlı olduklarından, o şartların varlığından sürekli olarak kuşku duyulması gerektiği bir eğitim felsefesi haline getirelim. Gözlem, deney, proje temelli ve senaryo destekli uygulamalarla yaparak yaşayarak öğrenmeyi ikame edelim. Dikkat edelim ki beyinlerimizin millet olarak formatlı ve zihinlerimizi kontrol altında olmaktan kurtarmanın şifresi burada.
Milli Eğitim Bakanlığının uygulamaya koyduğu yeni eğitim programları (yeni müfredat) eğer uygulanabilirse gençlerimizi “şartlanma” tuzağından kurtarma adına ümit vaadeden bir başlangıç sayılabilir. Yeterki yozlaştırmadan ve eksikliklerini gidererek hayata geçirelim..
“Yeni Müfredat” gibi teşebbüsler haklarının farkında, sorgulayan, farklılıklara saygılı ve zihinsel özgürlüğüne kavuşmuş insan yetiştirmenin aracı olabileceği gibi “üretememe” ve “çözememe” hastalığımıza da çare olabilir. Bu yüzden geleceğe ait ümitlerimiz giderek artmaktadır.

Ortaöğretimde yeni sistem çözüm değil
02.04.2007 /
Faik Akçay / Yorum

İlköğretimden ortaöğretim kurumlarına geçişte yapılan OKS yerine, 6., 7., 8. sınıflarda 3 ayrı Seviye Belirleme Sınavı (SBS) yapılması öngörülmekte. 8. sınıfın sonunda bu üç sınavın yanında ayrıca bir seçme sınavı yapılması görüşünü ileri sürenler de var. Bir yerine 4 sınav yapılması, eğitimde büyük bir yenilik (devrim) olarak sunulmaya çalışılmaktadır. OKS yerine konulmak istenen SBS’nin getirebileceği olumsuzlukları düşünerek, eğitim sistemine kalıcı çözümler getirmenin yollarını aramamız gerekmektedir.
Bir yerden başlanması, eski ezberci eğitim sisteminin bir biçimde ortadan kaldırılması kaçınılmazdır. Yerine koyacağımızı, ayakları yere basacak biçimde yerleştirebilmek için sıkıntılar çekilecektir. Bu sıkıntıları azaltmak için, toplumun değişik kesimlerinin konuyla ilgili istemlerine, eleştirilerine kulağımızı açmamız gerekir. Çıkarlarımızı değil, toplumun geleceğini düşünerek, 50 yıl sonrasının dünyasına etkin bireyler olarak katkılar sunacak, geleceğin toplumunda ayakları üzerinde durabilecek bireyler yetiştirmemize olanak sağlayan bir eğitim sistemi kurmamız gerekmektedir.

Yapılandırıcı eğitim
Türkiye’de 25-64 yaş arası yükseköğrenimi bitirenlerin oranı yüzde 9, Ortaöğretim (Lise ve dengi) kurumlarını bitirenlerin oranı ise yüzde 16. Bu oranlar İsveç’te yüzde 49, yüzde 33. 25-64 yaşları arasında olan her 4 kişiden 3’ünün İlköğretim okulunu bitirdiği, 100 kişiden ancak 9’unun yükseköğretim, 100 kişiden 16’sının ortaöğretim kurumlarını bitirebildiği Türkiye’de, (1) ilköğretim kurumlarını bitirerek ortaöğretim kurumlarında okumak isteyenlerin önüne sınav engelleri koymanın ne denli acı bir gerçek olduğunu anlatmaya gerek yoktur. İnsanının yeteneklerine göre istediği öğrenim basamağında eğitim görme hakkını yaşama geçirecek önlemleri almak, okumak isteyenlerin değil, yönetimlerin yükümlülüğünde olan bir iştir.
Eğitim sistemimize yenilik getiren, çiçeği burnunda yeni eğitim sistemi, kısaca “Yapılandırmacı Eğitim” olarak tanımlanmaktadır. Bu eğitim sisteminin uygulanmasına, eğitimin temel öğeleri olan, okul, öğrenci, öğretmen, yönetim, veli kesimlerinin hiçbiri hazır değildir. Ölçme değerlendirme uzmanlarımızın yok denecek düzeyde az olması bir başka gerçeğimizdir. Bilimsel bir ölçme değerlendirme düzeni kuramadığımız için, anaokulundan üniversiteye dek tüm öğretim basamaklarında doğru, gerçekçi bir ölçme-değerlendirme yapılamamaktadır. Her yıl ortalama 1500 dolayında lise birincisinin, ÖSS’de yeterli başarı göstererek hiçbir yükseköğretim kurumuna girme hakkı kazanamamakta oluşu, ölçme değerlendirme sistemimizin ne denli sağlıksız olduğunun kanıtıdır. Bir öğretmenden, bir eğitim kurumunda 5 alan öğrenciyle, aynı bilgi düzeyinde olup başka bir öğretim kurumunda, bir başka öğretmenden 3 alan öğrencilerin olduğu gerçeği, ölçme değerlendirme sistemimizin çok sıkıntılı olduğunu gözler önüne sermektedir.
Seviye Belirleme Sınavı uygulamalarıyla, “Akran Değerlendirmesi”, öğrencinin kendisinin, velisinin ölçme değerlendirme sürecine katılması gibi, yapılandırmacı eğitim sisteminin temelini oluşturan ölçme değerlendirme anlayışının yaşama geçirilemeyeceği anlaşılmaktadır.
OKS etkisi sürer
OKS sisteminin savunulacak bir yanı yok. Öğrencinin 8 yılda öğrendiğini 2 saatte, tek sınavla ölçmeye kalkmanın, ölçme değerlendirme ilkeleriyle, öğrencilerin ruhsal yapılarıyla, mantıkla açıklanacak bir yanı yoktur. Sınav yapılacaksa, bir sınav yerine, birden çok sınav yapılarak seçim yapılmasının daha yararlı olacağı açıktır. Ölçme değerlendirmenin uzun bir sürece yayılmasında yarar vardır.
İster bir kez, ister 3 kez, isterse 4. sınıftan başlayarak 5 yılda 5 kez olsun, sınavlar bir süre daha, Türkiye’nin bir gerçeği olarak süreceğe benzemektedir. İlköğretimden ortaöğretime öğrenci akışı sınavlarla yapıldığı sürece, öğrencinin yetenekleri değil, yine ezber gücü, bellek gücü ölçülebilecektir. Değişik alanlarda öne çıkacak olan yetenekleri, beceri gücü, üretkenliği, verimliliği ölçülemeyecektir. Bir resimle yüzlerce sayfalık yapıtta anlatılandan daha çok şey anlatabilme yeteneği olan bir öğrencinin, bu yeteneğini ne OKS ile ne de SBS ile ölçme, ortaya çıkarma olanağı yoktur. Bu durumda eski sistem, oranı, etkisi azalsa da varlığını sürdürecektir. Bu sonuç, yapılanmacı, öğrenci merkezli, öğrencilerin teker teker yeteneklerini ortaya koymalarına olanak sağlama savında olan yeni eğitim sisteminin özüyle çelişecektir. Bu çelişki, “Öğrenciye göre eğitim”, “birey merkezli eğitim” gibi çağdaş kavramlarla da çelişen uygulamalardan kurtulamadığımızı, birini bırakıp bir parça daha az zararlısına sığındığımızı ortaya koymuş olmaktadır.
(1) Erdoğan, İrfan (Prof. Dr.), AB vizyonu ve Türkiye’de eğitim, Avrupa Birliği Vizyonu, Türkiye’de Eğitim ve Özel Okullar, Türkiye Özel Okullar Birliği Derneği yayını, İstanbul, 2006, s. 50eğitim hakkında görüşler:http://www.turkiyeforum.com/archive/o_t__t_1401__start_10__index.html

EĞİTİM İLE İLGİLİ HABERLER İÇİN:

http://www.egitimhaber.com/

SİZDE GÖRÜŞLERİNİZİ YAZABİLİRSİNİZ!!!

Gençler neden sınırlı kavramlara ait değer yargılarının kurbanı haline geliyor, hayatı ve olayları at gözlüğü ile seyretmeye başlıyor? İşte ülkemizdeki eğitim gerçeği:

EĞİTİM “NASIL ŞARTLANDIRIYOR”?
Prof. Dr. Osman Çakmak/Gaziosmanpaşa üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi
‘Öteki’ne saygı duymayan, kendi ideolojisi dışındaki düşünceleri yok sayan dahası kendisinden farklı düşünenlere hayat hakkı tanımayan kutuplaşmalar Türkiye’de giderek artıyor… İdeolojik, zihinsel, kültürel ya da ‘ben böyle düşünüyorum’ şartlanmasının yarattığı gerginliklerin yapılacak listesi herhalde bir hayli uzun olacaktır. Ben o konudaki her gün yaşadığımız ve hepimizin bildiği ön yargılı yaklaşım ve kavga örneklerini tekrarlamayacağım. İnsanın düşünce yapısını uygulanan eğitime bağlı olarak teşekkül ettiğine göre bir eğitimci olarak şu aşamada beni ilgilendiren uyguladığımız “öğrenme metodu”nun niteliği ve şekli olmaktadır.. Anlamadan araştırmadan hareket eden, ön yargılı ve davranışları önceden tahmin edilebilen tepkisel bir toplum “hangi öğrenme metodunun” ürünü olmaktadır?
Nasıl bir eğitim ki temel karekteristiği soru sormayan, yalnızca itaat eden, yani çizmesinin boyunu aşmayan tek tip insan yetiştiriyor? Gençlerimiz neden sınırlı kavramlara ait değer yargılarının kurbanı haline geliyor ve hayatı ve olayları at gözlüğü ile (neredeyse açısız) seyretmeye başlıyor ve düşünemeyenler haline geliyor?
Ülkemizde Eğitim Gerçeği
İnsanın düşünce sistemi alınan eğitimin bir sonucu olarak teşekkül ettiğine göre öncelikle ülkemizde eğitimin hangi varsayımlar üzerine kurulduğuna bakmalıydık
Uyguladığımız eğitimin temeline inersek her ne öğretiliyor ise birer “mutlak doğru” olarak öğretildiğini ve çocuk ve gençlerimizin, doğruların tek ve sadece kendilerine belletilenlerden ibaret olduğu yolunda “şartlandırıldığını” görebiliriz. Bilginin kullanılmasının öğretilmesi yerine tekrarlanması ve önemsenmesi onu adeta kutsallaştırmaktadır. Gençlerin kişiliği üzerinde etki bırakan neredeyse tek şey, üzerinde düşünülmeden ezbere tekrarlanan basma-kalıp yargılar ve sloganlarla hareket eden toplum yapısı oluşturmaktadır. Bütün ‘çağdaşlık’, ‘akılcılık’ ve ‘aydınlanmacılık’ iddialarına rağmen bu eğitim tarzı insanlarımızda skolastik bir zihniyeti besleyip büyüten bir zemin oluşturmaktadır.Bu o kadar etkili bir mekanizmadır ki, o gençlerin çoğu ‘yetişkin’ haline geldiklerinde bile aynı psikolojiyi korumakta ve alıştırıldığından farklı bir söz veya düşünceyi duyduklarında, kişiliklerine saldırılmışçasına şiddetli tepkiler vermektedirler. Çünkü okulda kendilerine belletilenler öylesine kişiliklerinin bir parçası haline geliyor ki ileriki yaşlarında bile farklı görüşlerle karşılaşmaları onlarda adeta ekzistansiyel bir kriz oluşturmakta, kendi fikirlerinin fanatiği haline getirmektedir.
Şartlanıyor muyuz?
Şartlandırma! Tepkisel öğrenme. Öğrenmenin en ilkel biçimiydi. Hayvanlara bir davranış kazandırmada kullanılan metot!. Peki nasıl olmuştu da hayvanlarda davranış kazandırma yöntemi ülkemizde temel öğrenme metodu haline gelmiş ve baş köşeye oturmuştu?
Sebep-sonuç ilişkileri sorgulanmadan, hatta fark edilmeden kurulmuşsa o zaman kaçınılmaz bir şekilde “şartlı öğrenmenin” içindeyiz demektir. Eğitim adına yapılan şudur aslında: Bir takım gerçekler ve “şey”lerin adı öğretiliyor. Sonra da kendi geliştirdiğimiz testlerle, yüklenilen bilginin ne kadarını aldıklarını değerlendirilip ölçülüyor. Okullarımızda, özellikle hazırlık kurslarında, adeta düşünmeden ve zahiri bir kaç emareye göre reaksiyon gösterme melekesi kazandırılır. Bu yetiştirilme tarzını tahlil ettiğimizde şartlı refleks stratejisinin ağırlık kazandığını görmek zor olmasa gerek. Öğrenci bazen zorlanarak bazen motive edilerek öğrenmek istenilenleri bellemeye yönlendirilir. Tekerlemeler yoluyla hatırlayarak belleme, anahtar sözcüklerin bellenip onların çağrışımlarıyla bütünün bellenmesi, benzerlerin bellenmesi yoluyla bütünün bellenmesi gibi belleme türlerinin hepsi, beynin şartlandırmaya açıklığından yararlanır.
Eğitimin en ilkel biçimi hayvan eğitimi uygulamalı psikoloji ve şartlanmadan başka bir şey değildir. İnsanın zihni fonksiyonları henüz gelişmediği bebeklik döneminde daha ziyade şartlanmaya dayalı (reflekse dayalı) öğrenme ile gelişmeye başlar. Çocuk dünyaya geldiğinde temel ihtiyaçlarını (emme, tutma) ihtiyari olarak değil, refleksif olarak yerine getiriyor. Sonra insiyaki hareketler. Sonra otomatik hale gelmiş itiyatlar (alışkanlıklar) sonra telkinli hareketler, ve nihayet iradi şuurlu hareketler.
Tüm bu hareket (davranış) çeşitleri bir çekirdeğin etrafına sarılır gibi, reflekse dayalı hareketlerin etrafına çocuk büyüdükçe sarılıyor. Tüm bunların hedefi, insanın hareketlerini iradi ve şuurlu bir noktaya taşımasıdır.
Şuurlu çabalar veya deneyimlerle edindiğimizi bilgi ve becerileri şartlanmayla pekiştiririz. Örneğin istediğimiz davranışı öğrenmeye başlar ve bu işe şuurla ve kendi irademizle götürürüz Zamanla tekrarlayarak pekiştiririz. Ancak bildiğimiz şeyleri mümkün olduğunca şuur seviyesine çıkarabiliyor; yani “açıklayabiliyor” değilsek şartlanmanın tuzağına düşmüşüz demektir. Şartlanma yolu ile öğrendiklerimizi sorgulamıyorsak zihnimiz şekillenmiştir. Sonuçta bilgilerin yanlışlığına veya değişmesi gerektiğine inanmak güç hatta imkansız hale gelecektir.
Kısacası mümkün olduğunca davranışlarımızın şuurunda olmazsak, yani öğrenme süreci ezbere-taklide, tekrara dayanıyorsa öğrendiklerimizi şartlanma yoluyla elde etmeye başlarız. Pavlov’a göre şartlı öğrenme düşüncelerin ilişkilendirilmesine değil, uyaranların ilişkilendirilmesine dayanır. Eğer bilgi, tutum ve davranışlar düşünce ile ilişkilendirilmeden, nedeni bilinmeden ve sorgulanmadan öğrenilişse ortaya şartlı öğrenme çıkar.
Sonuç olarak öğrenciye aktarılan veya onun hayal ve tasavvur dünyasına giren malumatlar, akıl süzgecinden geçirilmeden kabullenilince, öğrenciler dogmatik zihniyeti yansıtan “tek doğrulu” bakış açısına ve “Sorma! Düşünme! Körü körüne inan!” anlayışına sahip oluyorlar. Şartlanma, öğrenciyi, yalnızca ‘evet-hayır’ kesinliğiyle hâdiseleri ele almak ve öğretmek demektir ve aynı zamanda ikili mantığın ürünü olmaktadır. Halihazır uyguladığımız eğitimin temel özelliği bu olmaktadır.
Aklı devre dışı bırakıp hislerle hareket etmenin vahematini biliyoruz. Kendi doğrularının dışında doğru bulunmadığına şartlandırılan halk yığınları ülkemiz için en büyük tehdit yada tehditin parçasını oluşturması bu yüzdendir. Kutsal sayılan değerler öne çıkarılarak hislerin tahrik edilmesi sonucu halk yığınlarını kolayca sokağa dökebilirsiniz. Geçmişte bunun acı örneklerini ziyadesi ile yaşadık. Böyle bir eğitimden geçen kalabalıklar her türlü provokasyon ve manipulasyona açık hale gelmektedir. Ve bir avuç toplum mühendisi tarafından kolayca yönlendirilebilmektedir.
Ne Yapmalıyız?
Özgürlük konusunda gelişmiş alt yapıları olan fertleri nasıl yetiştireceğiz? Bilimsel düşünceye götüren “sorgulama-tahkik – kuşku duyma” yoluyla öğrenmeyi ve “tefekkürü tahkik” mertebesine insanları nasıl çıkarabiliriz?
Bir kere daha vurguluyoruz ki Türkiye’de eğitimi “anlama ve kavrama” sürecinden çıkarıp (yada düşük seviyede tutarak) ama tekrarı ve ezberi esas haline getirmekle “şartlı öğrenme” metodunu ikame etmiş oluyoruz. Direksiyonu kilitlenmiş bir araç nasıl ki yolun bazı yerlerinde doğru gidiyormuş gibi olursa da etrafına sık sık etrafla çarpar. Ezberle merakı sönmüş doğruların tekliğine inanmış bir kişi de sürekli olarak kendi gibi düşünmeyenlerle çatışmak durumunda kalır. Bunu dini inancı, partisi, hayat felsefesi yada çağdaşlık adına yapabilir.

İnsanın en değerli iki özelliği hiç şüphesiz ki merak ve öğrenme becerisidir. Birbirine sıkıca bağlı olan bu iki yetenek aynı zamanda hayli kırılgandır. Müdahele ve dayatmaya karşı oldukça hassastır. Eğitim adı altında yapılan her türlü teşebbüste bu iki özelliğe bilhassa dikkat edilmelidir.
İnsan ihtiyaç duydukları bilgi, beceri ve davranışları, olağanüstü bir üretkenlikle öğrenebilmekte ve bu sırada çevrelerindeki tüm imkânları büyük bir beceriyle kullanabilmektedirler.
Ama bir şartla !
Kontrolün kendi elinde olduğu, eğitim sürecinin öznesi haline geldiği bir öğrenme ortamında.. Öğreticinin vazifesi ise “öğretmek” değil akla kapı açarak ve rehber ve ders arkadaşı konumunda kalabilmektir
Bilgi, camid/katı, cansız bir yapıda değildir, canlıdır o; hayat fışkırır ondan. Ona ulaşmanın,erişmenin; bilginin kendisini açmasının, sunmasının şartları vardır. Organiktir daima yenilenir, tazelenir. İhtiyaç duyma, talep öncül şartlarıdır. Bilgiye erişim için iletişime açık olmak gerekir. İletişime açıklık, doğruyu, güzeli, haklıyı birlikte aramaya hazır olmakla başlar.
Bilgileri (doğruları) öğretelim ama çoğu bilgiler onları çevreleyen şartlara bağlı olduklarından, o şartların varlığından sürekli olarak kuşku duyulması gerektiği bir eğitim felsefesi haline getirelim. Gözlem, deney, proje temelli ve senaryo destekli uygulamalarla yaparak yaşayarak öğrenmeyi ikame edelim. Dikkat edelim ki beyinlerimizin millet olarak formatlı ve zihinlerimizi kontrol altında olmaktan kurtarmanın şifresi burada.
Milli Eğitim Bakanlığının uygulamaya koyduğu yeni eğitim programları (yeni müfredat) eğer uygulanabilirse gençlerimizi “şartlanma” tuzağından kurtarma adına ümit vaadeden bir başlangıç sayılabilir. Yeterki yozlaştırmadan ve eksikliklerini gidererek hayata geçirelim..
“Yeni Müfredat” gibi teşebbüsler haklarının farkında, sorgulayan, farklılıklara saygılı ve zihinsel özgürlüğüne kavuşmuş insan yetiştirmenin aracı olabileceği gibi “üretememe” ve “çözememe” hastalığımıza da çare olabilir. Bu yüzden geleceğe ait ümitlerimiz giderek artmaktadır.

Ortaöğretimde yeni sistem çözüm değil
02.04.2007 /
Faik Akçay / Yorum

İlköğretimden ortaöğretim kurumlarına geçişte yapılan OKS yerine, 6., 7., 8. sınıflarda 3 ayrı Seviye Belirleme Sınavı (SBS) yapılması öngörülmekte. 8. sınıfın sonunda bu üç sınavın yanında ayrıca bir seçme sınavı yapılması görüşünü ileri sürenler de var. Bir yerine 4 sınav yapılması, eğitimde büyük bir yenilik (devrim) olarak sunulmaya çalışılmaktadır. OKS yerine konulmak istenen SBS’nin getirebileceği olumsuzlukları düşünerek, eğitim sistemine kalıcı çözümler getirmenin yollarını aramamız gerekmektedir.
Bir yerden başlanması, eski ezberci eğitim sisteminin bir biçimde ortadan kaldırılması kaçınılmazdır. Yerine koyacağımızı, ayakları yere basacak biçimde yerleştirebilmek için sıkıntılar çekilecektir. Bu sıkıntıları azaltmak için, toplumun değişik kesimlerinin konuyla ilgili istemlerine, eleştirilerine kulağımızı açmamız gerekir. Çıkarlarımızı değil, toplumun geleceğini düşünerek, 50 yıl sonrasının dünyasına etkin bireyler olarak katkılar sunacak, geleceğin toplumunda ayakları üzerinde durabilecek bireyler yetiştirmemize olanak sağlayan bir eğitim sistemi kurmamız gerekmektedir.
Yapılandırıcı eğitim
Türkiye’de 25-64 yaş arası yükseköğrenimi bitirenlerin oranı yüzde 9, Ortaöğretim (Lise ve dengi) kurumlarını bitirenlerin oranı ise yüzde 16. Bu oranlar İsveç’te yüzde 49, yüzde 33. 25-64 yaşları arasında olan her 4 kişiden 3’ünün İlköğretim okulunu bitirdiği, 100 kişiden ancak 9’unun yükseköğretim, 100 kişiden 16’sının ortaöğretim kurumlarını bitirebildiği Türkiye’de, (1) ilköğretim kurumlarını bitirerek ortaöğretim kurumlarında okumak isteyenlerin önüne sınav engelleri koymanın ne denli acı bir gerçek olduğunu anlatmaya gerek yoktur. İnsanının yeteneklerine göre istediği öğrenim basamağında eğitim görme hakkını yaşama geçirecek önlemleri almak, okumak isteyenlerin değil, yönetimlerin yükümlülüğünde olan bir iştir.
Eğitim sistemimize yenilik getiren, çiçeği burnunda yeni eğitim sistemi, kısaca “Yapılandırmacı Eğitim” olarak tanımlanmaktadır. Bu eğitim sisteminin uygulanmasına, eğitimin temel öğeleri olan, okul, öğrenci, öğretmen, yönetim, veli kesimlerinin hiçbiri hazır değildir. Ölçme değerlendirme uzmanlarımızın yok denecek düzeyde az olması bir başka gerçeğimizdir. Bilimsel bir ölçme değerlendirme düzeni kuramadığımız için, anaokulundan üniversiteye dek tüm öğretim basamaklarında doğru, gerçekçi bir ölçme-değerlendirme yapılamamaktadır. Her yıl ortalama 1500 dolayında lise birincisinin, ÖSS’de yeterli başarı göstererek hiçbir yükseköğretim kurumuna girme hakkı kazanamamakta oluşu, ölçme değerlendirme sistemimizin ne denli sağlıksız olduğunun kanıtıdır. Bir öğretmenden, bir eğitim kurumunda 5 alan öğrenciyle, aynı bilgi düzeyinde olup başka bir öğretim kurumunda, bir başka öğretmenden 3 alan öğrencilerin olduğu gerçeği, ölçme değerlendirme sistemimizin çok sıkıntılı olduğunu gözler önüne sermektedir.
Seviye Belirleme Sınavı uygulamalarıyla, “Akran Değerlendirmesi”, öğrencinin kendisinin, velisinin ölçme değerlendirme sürecine katılması gibi, yapılandırmacı eğitim sisteminin temelini oluşturan ölçme değerlendirme anlayışının yaşama geçirilemeyeceği anlaşılmaktadır.
OKS etkisi sürer
OKS sisteminin savunulacak bir yanı yok. Öğrencinin 8 yılda öğrendiğini 2 saatte, tek sınavla ölçmeye kalkmanın, ölçme değerlendirme ilkeleriyle, öğrencilerin ruhsal yapılarıyla, mantıkla açıklanacak bir yanı yoktur. Sınav yapılacaksa, bir sınav yerine, birden çok sınav yapılarak seçim yapılmasının daha yararlı olacağı açıktır. Ölçme değerlendirmenin uzun bir sürece yayılmasında yarar vardır.
İster bir kez, ister 3 kez, isterse 4. sınıftan başlayarak 5 yılda 5 kez olsun, sınavlar bir süre daha, Türkiye’nin bir gerçeği olarak süreceğe benzemektedir. İlköğretimden ortaöğretime öğrenci akışı sınavlarla yapıldığı sürece, öğrencinin yetenekleri değil, yine ezber gücü, bellek gücü ölçülebilecektir. Değişik alanlarda öne çıkacak olan yetenekleri, beceri gücü, üretkenliği, verimliliği ölçülemeyecektir. Bir resimle yüzlerce sayfalık yapıtta anlatılandan daha çok şey anlatabilme yeteneği olan bir öğrencinin, bu yeteneğini ne OKS ile ne de SBS ile ölçme, ortaya çıkarma olanağı yoktur. Bu durumda eski sistem, oranı, etkisi azalsa da varlığını sürdürecektir. Bu sonuç, yapılanmacı, öğrenci merkezli, öğrencilerin teker teker yeteneklerini ortaya koymalarına olanak sağlama savında olan yeni eğitim sisteminin özüyle çelişecektir. Bu çelişki, “Öğrenciye göre eğitim”, “birey merkezli eğitim” gibi çağdaş kavramlarla da çelişen uygulamalardan kurtulamadığımızı, birini bırakıp bir parça daha az zararlısına sığındığımızı ortaya koymuş olmaktadır.
(1) Erdoğan, İrfan (Prof. Dr.), AB vizyonu ve Türkiye’de eğitim, Avrupa Birliği Vizyonu, Türkiye’de Eğitim ve Özel Okullar, Türkiye Özel Okullar Birliği Derneği yayını, İstanbul, 2006, s. 50eğitim hakkında görüşler:http://www.turkiyeforum.com/archive/o_t__t_1401__start_10__index.html

EĞİTİM İLE İLGİLİ HABERLER İÇİN:

http://www.egitimhaber.com/

SİZDE GÖRÜŞLERİNİZİ YAZABİLİRSİNİZ!!!

Yazı kategorisi: Eğitim | » yorum bırak;