Türbanlı öğrenci, Humeyni’yi Atatürk’e niye tercih eder!
Yazan: muzunay Temmuz 9, 2009
İki türbanlı öğrencinin televizyon ekra-nında söylediği, “Atatürk’ü sevmiyorum. Humeyni’yi seviyorum” sözünü nasıl değerlendirmeliyiz? Sünni türbanlı öğrenci, Şii İmam Humeyni’yi neden sever? İslam Devrimi, İranlı kadınlara ne gibi “haklar” getirdi? Gelenekçi/muhafazakár ideolojilerin kadınlara dayattığı rol modeli konuşup tartışmanın zamanı gelmedi mi?
HER Müslüman’ın bildiği gerçektir:
Hz. Muhammed’in ölümünden sonra halifelik meselesinden çıkan çatışmalar ortaya iki güçlü mezhebi çıkardı: Şii-Sünni.
Emeviler döneminde veraset yoluyla belirlenen halifelik, Abbasiler döneminde sembolik bir makama dönüştürüldü.
Sünni gelenek, halifelik makamına sembolik değerler yükleyip dünyevi siyasal otoritenin etki alanını genişletti.
Şii gelenek ise bunun tam tersi yolda gelişti; azınlık olmanın getirdiği bilinçle, siyasal, dinsel, sosyal ve ilahi olanı birleştirmeyi amaçlayan bir doktrin geliştirdi. Halifelik kavramı karşısına “imam” kavramını çıkardı. “İmam” cemaatin siyasal ve dinsel lideri olduğu kadar manevi konularda da en üst makamı oldu.
Şii doktrinine göre, imam doğrudan peygamber soyundan gelen kişiydi. İmamın otoritesi, bireyin günlük yaşamından manevi dünyasına kadar tüm sorunlarda “yol gösterici” olmaya kadar giden geniş bir alanı kapsıyordu.
Yani; siyasal liderlik yanında, İslam hukukunu en iyi bilen kişi olarak yorum yapma otoritesi de vardı.
İlahi ve teorik olarak gerçek otoritenin tek ve meşru temsilcisiydi. Yanılmazdı. “Doğru İslam’ın” kavranması konusunda bir tür bilgi tekeline sahipti. Vs.
Humeyni İran’ı
Humeyni bir “imam”dı.
Allah tarafından gönderilen ilahi yasaların mutlak, ebedi doğrunun ve toplumsal düzenin kuralları olduğunu söyledi hep.
İnsanın mutluluğunun ancak toplumun bu kurallara uygun biçimde düzenlenmesiyle mümkün olacağını vurguladı sürekli.
Peki, böyle bir toplum nasıl yönetilmeliydi?
Humeyni’ye göre monarşi, İslam’a aykırıydı. Doğru yönetim “velayet-i fıkh”a dayalı bir İslam devletiydi. Bu devletin anayasası şeriattı. Yani insanın yaptığı değil Allah’ın kelamı ve Peygamber’in sünneti temel yasalar olmalıydı.
Egemenlik kayıtsız şartsız milletin değil; şeriatındı.
Bu nedenle İslami devletin yasama organı yasa yapmazdı; sadece bir danışma ve düzenleme organıydı. (Bazı çevrelerin, Türkiye’deki hukuk kurumuyla neden sürekli tartıştıklarını da bu çerçevede değerlendirilebilir miyiz? Ya da bazı hukuki kararlarda dini ulemanın görüşünün alınmasını isteyen anlayışı da yine bu çerçevede yorumlamak gerekir mi? Geçelim…)
Humeyni rejiminde “yürütme” yetkisi kime ait olacaktı?
Yanıtı basitti: Toplumun hem manevi, hem dini, hem de siyasal lideri olan Humeyni’ye.
Kuşkusuz Humeyni’nin önerdiği düzen bir “cumhuriyet”ti. İdari işlerle ilgilenen görevliler ve danışma görevi yapan “yasama” organı bir seçimle belirleniyordu. Fakat bu düzen hiçbir zaman “demokrasi” olamazdı. Çünkü insan ürünü yasaya değil mutlak ilahi yasaya uymak zorunluluğu vardı. Uzatmadan soralım:
Laik Türkiye’de yaşayan Sünni türbanlı bir öğrenci, Şii İmam Humeyni’yi neden sever?
Sorunun yanıtından önce, Humeyni İran’ında kadının yerini de analiz etmeye çalışalım.
Cinsiyet ayrımcılığı
İslam Devrimi öncesinde sokak gösterilerinde kadınlar en öndeydi.
Devrimden önce, siyasal gösterilere katılan kadınların, erkeklerle eşitliği ve katkılarının önemi üzerine kurgulanan İslamcı söylem, devrimden sonra siyasal iktidarı ele geçirir geçirmez kadının evcilleştirilmesi ve dindarlaştırılmasına dayalı özgün bir cinsiyet ayrımcılığının kurumsallaşmasına yöneldi.
Bütün gelenekçi/muhafazakár ideolojiler gibi İslam Devrimi’nde de kadın; siyasette, iş hayatında veya başka herhangi bir alandaki kadın değil, sadece ve sadece ailede kadındı.
Kuşkusuz tüm bunların altında kadına yönelik güvensizlik vardı.
Bunun en çarpıcı örneği, ceza yasası Kısas’ta yer almaktaydı. 1981’de meclisten geçerek yasalaşan Kısas, ilk İslam toplumlarının cezalandırma anlayışını yansıtıyordu. Yani, şeriata dayalı, esas olarak öldürme, cinsel suçlar ve içki içmek gibi kamu düzenini tehdit eden eylemleri cezalandırma, öç alma anlamına gelmekteydi. Kısas, kadını ikincil insan konumuna getiriyordu.
Örneğin:
Kısas’ta öncelikle taammüden işlenen cinayetlerde kadınlar şahit olarak kabul edilmiyordu.
Ve daha acısı:
Kısas’a göre, Müslüman bir kadını öldüren Müslüman bir erkeğin kısas ile cezalandırılabilmesi için, öldürülen kadının yakınlarının cezanın infaz edilebilmesi için ödemesi gereken kan parası, bir erkek için ödenmesi gerekenin yarısı kadardı! Yani kadının yaşamının değeri erkeğinkinin ancak yarısına eşitti.
Kadınlara yönelik ayrımcılığın çarpıcı bir başka örneği ise, zina halinde kocası tarafından görülen bir kadının yine kocası tarafından öldürülmesi halinde katilin cezalandırılmamasıydı!
İslam Devrimi kadınlara bazı “haklar” da getirdi kuşkusuz!:
Çokeşliliği ortadan kaldırmadı. Evlilik yaşı 18’den 13’e düşürüldü.
Okullarda kız ve erkeklerin ayrı sınıflarda ve mümkünse ayrı binalarda öğrenim görmeleri şartı getirildi. Ders araç ve gereçleri ile ders kitapları kız ve erkekler için ayrı ayrı düzenlendi. Erkek öğretmenlerin kız öğrencilere ders vermesi engellendi.
Bazı meslekler kadınlara yasaklandı; yargıçlık gibi…
Tüm bunların amacı, kadının geleneksel analık-eşlik rolünü pekiştirerek, toplumsal hayattan elini eteğinin çekmesinin istenmesiydi.
Velev ki simge
Kara çarşaf, İslam Devrimi’nden önce Şah despotizmine karşı tepkinin sembolüydü. Bu nedenle sadece İslamcıların değil her siyasal görüşten kadının giydiği bir giysiydi. Kadınların çoğu devrimden sonra, artık bir simge haline gelen/getirilen kara çarşafı bir daha çıkaramayacaklarını düşünmemişlerdi bile.
Düşünmemişlerdi; çünkü başta Humeyni olmak üzere din adamlarının İslam’da zorlamanın olmayacağı sözlerine inanmalarıydı. İslam Devrimi’nden sonra örtünmek rejimin sembolü haline geldi. Örtünmeyen kadınlar çeşitli biçimlerde saldırılara uğradı.
4 Temmuz 1980’de Humeyni’nin isteğiyle kamusal alanda çalışan kadınların örtünmesi zorunlu haline getirildi. Özel sektörde bu karara uydu. Esnaf ve tüccarlar örtünmeyen kadınlara satış yapmamaya başladı.
Zorunlu örtünmeyi protesto eden ve bu nedenle gösteriler düzenleyen kadınlar, “Amerikan ajanı”, “Şah yanlısı” ve hatta “fahişe” olarak adlandırıldı.
Ayetullah Ali Hamaney, Tahran Üniversitesi’nde örtünmeye karşı çıkan kadınlar hakkında bakın neler söyledi:
“Onlara fahişe demek istemiyorum, çünkü fahişelerin yaptıkları kendilerini ilgilendirir. Bu başı açık kadınların eylemleri ise toplumu ilgilendirmektedir. Bu nedenle onları karşı-devrimci olarak adlandırıyorum.”
Rafsancani ise kadınları uyarıyordu:
“Önce bunlar ikaz edilmeli. Sonra yasalar var; ahlaka aykırı giyinip dışarı çıkanlar bu davranışlarından dolayı mahkemelerde cezalandırılacaklardır. Gördüğüm bu eğilim nedeniyle çok endişeliyim. Korkarım ki en sonunda müdahale edilmesine izin vermek zorunda kalacağız.”
Özellikle çalışan kadınlar üzerinde yoğunlaşan örtünme zorlamaları kentli, meslek sahibi, eğitimli kadınları olumsuz etkiledi. Çaresizdiler. Çünkü sosyalistlerden liberallere kadar her siyasal çevre kara çarşafı emperyalizme karşı mücadelenin bir simgesi olarak görüyordu!
Örtünmenin, emperyalizmle mücadeleyle, kadının metalaştırılmasıyla ne ilgisi vardı; bunlar o günlerde tartışılmadı bile.
Tartışmadıkları için, toplumdan dışlanan, mülteciliğe zorlanan ve hapishanelerde ölüme yollananlar da bu kesimler oldu.
Neyse, konumuz “aydın aymazlığı” değil.
Konumuz, laik Türkiye’de Sünni türbanlı bir öğrencinin Şii İmam Humeyni’ye olan hayranlığıydı.
İngiltere sömürgesi bile olmayı kabul eden bu genç türbanlıları kim ne zaman, nasıl yetiştirdi? Asıl mesele ne biliyor musunuz?
İslam’ı sadece erkek egemen/üstün (ataerkil) bir anlayış haline getirenler kendi gündemlerini eve hapsettikleri kızlarımızın da gündemi haline getiriyorlar. Bu da varsa yoksa türban meselesi!
Bu nedenledir ki, gündeminde sadece türban olan bu kızımız, meseleye salt bu noktada yaklaşınca doğal olarak sömürge olmayı bile kabul edip, mezhepsel farklılıkları bir yana atıp Humeyni’yi sevebiliyor. İran’ın onu ilgilendiren tek tarafı kadınlarının örtülü olması.
Peki, kadının tek sorunu üniversiteye başörtüsüyle girebilmesi mi?
Hadi genelleyelim, kadın örtününce tüm sorunları ortadan kalkıyor mu? Bu kızımıza göre öyle. Yoksa kadını kara çarşaftan (ki İslam’da kara çarşaf yoktur) kurtarmaya çalışan, toplumsal hayatın içinde erkekle eşitleyip cinsler arası eşitsizliği kaldırmaya uğraşan Atatürk’ü niye sevmesin.
Sonuçta; İslam erkeklerin elinden kurtarılmadığı sürece türbanlı kızlarımız Atatürk’ü değil, Humeyni’yi sevmeye devam edecektir.
İslamcı televizyonda ’devrim’ yaptılar!
İki uzmanın bir İslamcı TV kanalında, erken boşalmayı, iktidarsızlığı tartışması bizim medyamız tarafından “devrim” olarak değerlendirildi. Peki, gerçekten bu bir “devrim” mi? Yoksa ne?
TÜRKİYE’de erken boşalma ve iktidarsızlığın bir İslamcı televizyon kanalında konuşulmasının “devrim” olduğunu anlamamız için iki örnek olay aktarmam gerekiyor.
1) El Quds el Arabi’nin 25 Temmuz 2007 tarihli haberi:
Suudi Arabistan El Ray televizyon kanalında “Aşk Serüveni” adlı bir program var. Sunucusu kadın doktoru Fevziye el Dureym. Program eşler arasındaki evlilik, cinsellik gibi konuları işliyor. Örneğin, yüzleri kapatılmış bir grup Suudi erkek stüdyoda cinsel deneyimlerini anlatıyor.
Bir programda, erkekler sevişme sırasında kadınlardan ne beklediklerini söylediler. Hatta biri sevişme sırasında kadının erkek polis üniforması giymesinin kendisini tahrik edeceğini belirtti.
Yine Suudi Arabistan’da El Yom adlı bir başka televizyon kanalında, bir psikiyatrın yazdığı “Bir Lise Öğrencisinin Kaşkolu” adlı kitap tartışıldı. Kitap son yıllarda erkekler arasında eşcinselliğin arttığını; gençlerin kadınlara imrenip onlar gibi süslenerek kıyafetler giydiğini anlatıyordu.
Her iki konu da Suudi televizyon kanallarında açıkça tartışıldı.
Suudi TV kanalları “devrim” mi yapmıştı? Sorunun yanıtına geleceğiz ama bir haber daha aktarmamız gerekiyor.
2) El Ouds el Arabi’nin 5 Mart 2007 tarihli haberi:
Mısır’da yayın yapan Rotana adlı televizyon kanalında program yapan Hale Sirhan, ülkesindeki fuhuş olayını cesur biçimde araştırıp ekrana taşıdı. Bu belgeselde üç hayat kadını, Kahire barlarında mesleklerini nasıl icra ettiklerini anlattılar.
Program yayınlanır yayınlanmaz Mısırlı erkekler ayağa kalktı. Güya Hale Sirhan, milleti ahlaksızlık ve fuhuşa teşvik ediyordu; dine aykırı biçimde kadınları açık saçık göstererek namuslu kadınların aklını çeliyordu.
Uzatmayayım, sonuçta sadece program yayından kaldırılmadı, Hale Sirhan da Mısır’dan kaçmaya mecbur edildi.
Hale Sirhan’ın programı ile Fevziye el Dureym’in programı arasında ne fark vardı?
Bu iki program arasında dağlar kadar fark vardı!
Bu farkı bildiğiniz zaman, erkeklerin erken boşalmasını, iktidarsızlığını konuşup tartışan Türkiye’deki İslamcı televizyon kanalının “devrim” yapıp yapmadığını anlarsınız.
İşte fark şudur:
İslam’ı erkek egemen/ataerkil haline getirenler sadece erkeklerin sorunlarının konuşulmasına izin vermektedirler.
Erkeğin her problemini televizyonda konuşup tartışabilirsiniz ama kadının asla!
Bütün mesele budur.
Ve türban sorununun temelinde de işte bu erkek egemen bakış açısı vardır.
Aydınlanma dini olan İslam, erkek egemenliğinden kurtarılmadığı sürece kızlarımız Atatürk’ü değil, Humeyni’yi sevecektir.
soner yalçın

fatmanur demiş
Soner bey öncelikle belirtmeliyim ki Ebu Talib peygamberimizin amcasıdır ancak müslüman olmadan öldüğü için onun adına hz. ifadesi eklenmez… ikincisi humeyniyi seven iki kızdan bahsediyorsunuz onlar çok uçtalar bence, çoğunluğa dönersek eğer, başını örten genç kızları Atatürk’ü seven ve atası olarak sayan gençler olarak görürsünüz. Ben açıkçası militan olarak görülmekten rahatsızım, başımı kendi özgür irademle örttüm çok şükür aklım ve iradem var. olaya aynı yönden bakıyoruz size katılıyorum bu kızların humeyniyi değil Atatürk’ü sevmesi gerekir. neden sevmezlere bir cevap da ben vereyim. Atatürkçü geçinen bir takım insanlar onları ve bizleri hep dışladılar. türkan hoca bile tesettürlü öğrencilere burs vermedi. ben hakaret gördüm yakasında Atamın rozetini taşıyan bir kadından. hemcinsine bunu yapması doğru değildi bence bu da ayrı konu… humeyniyi sevmemeli neden? hadi cevap arayalım: Humeyni , Türkiye’de başını örten hanımlara yapılan zulmü İran’da başını örtmeyen hanımlara reva gördü. sevmemeli çünkü özgür olmak İran’da ve Türkiye’de kim olursa olsun hakkı olmalı insanın… iradesini ortaya koyarak özgür karar vermeli ne yapmak istediğine. biz başımızı örtüyoruz diye erkeklerimizin istediğini değil Rabbimizin istediğini yapıyoruz. başını açanlar da erkekleri için değil kendi istedikleri için açıyorlar yani öyle olmalı. bizim için erkek egemen olan toplum neden başını örtmeyen için özgür oluyor bu neden hep erkeklere bağlanıyor. çok saçma siz erkekler hayatı hep kendiniz için algılıyorsunuz bizim sorunlarımızı tartışacağız deken yine kendinize pay biçmeden geçmiyorsunuz. toplumumuz gerçekten erkek egemen açığıyla başörtülüsüyle kadın hep geri plana itilmek isteniyor. hıı her görüşten çok özgür erkekler de var onlara lafım yok ancak bizi tartışırken bize sormadan tartışıyorsunuz. ne hissettiğimiz bile önemli değil sizin için anlayamıyorum isyan edesim geliyor siz erkeklere bazen ediyorum da, fakat duyan duysa bile takan yok…ben babamı ve abimi çok seviyorum neden biliyor musunuz? ben okul öncesi öğretmeniyim çalışmak için istemesemde başımı açmak zorunda kalmışlığımı hiç yüzüme vurmadılar hiç bir zaman beni tenkit etmediler özgür irademle verdiğim kararı saygıyla karşıladılar ama beni tanımayan insanlar ben ve benim gibi olan kızlar hakkında atıp tutmaktan geri durmadılar sağcı olduğunu söyleyen de solcu olduğunu söyleyen de hatta türkan hoca bile bizi Türkiye’ye hain belledi. anlamıyorum isyan edesim geliyor her kendini beğenmişe. bizi bilmeden hakkımızda konuşana, yeter artık konuşmak istesek susturumaya çalışırlar tartışmak istesek söyleyecek söz bulamayan bırakır gider tartışmayı güya bizi önemsiyor ya karşımıza geçip doğruları! anlatacak ya bize, bana istemediklerimi dayatanlar hep başımı açmak isteyenler oldu ben ailemden hiçbir zaman dayatma görmedim. ailem beni evde yalnız bırakıp tatile giderler neden bana güvendikleri için ne zannediyor insanlar? başını örten genç kız babsından abisinden baskı görmüştür, iradesi yoktur onun, zavallıdır zaten o, akledemez yavrucak, bir bıraksalar özgürlüğün tadına varacak vs… neden anlamıyorum… bu ülkede sadece sorunu olan kadın başını örten kadın da değilidr ama bu konu her görüşten erkeğin ağzında sakız. çok konuşuluyor ama icraat yok söyleyin Allah aşkına ben neden ülkem için zararlı olayım başımı örttüğüm için mi? çok saçma değil mi? ama ben daha 15 yaşımda iken bu yafta ile karşılaştım. ağzımda lolipop çevirip basket oynamaktan hoşalırdım o yaşlarda. ama bir şey diyeyim mi bunlar insanı zorla çete üyesi, örgüt mensubu filan yaparlar. özgürlüğümü elimden almaya çalışan başımı açamaya çalışan bütün erkeklere isyan ediyorum. sadece erkekler değil hemcinsim olanlara da, özgürlüğü bana çok gören herkese isyan ediyorum. bu ülke benim ve inancı ne olursa olsun, nasıl giyinirse giyinsin, bütün Türkiyelilere özgürlük istiyorum…yaşasın özgürlük direnişimiz…