Muhammed Uzunay | Türkiye Gerçekleri | Hayat,Bilim,Kültür,İnsan…

"Bu denli hastalıklı bir topluma iyi eklemlenmiş olmak, sağlıklı olmanın bir ölçüsü olamaz.Jiddu Krishnamurti

Temmuz, 2009 için Arşiv

İşte ünlü İslamcı masonlar

Yazan: muzunay Temmuz 17, 2009

İşte ünlü İslamcı masonlar

Dinci basının nakaratı günlerdir sürüyor: “Masonlar düğmeye bastı!” “Laiklik mitinglerinin arkasında mason locaları var!” “Başörtüsü yasağını mason biraderler savunuyor!”

Hiçbir belge ve bilgiye dayanmadığı halde bu iddiaları sürekli tekrarlayan dinci basın, bu topraklara masonluğu kimlerin getirdiğini; önde gelen bazı din adamlarının mason olduğunu biliyor mu? Sürekli alıntı yaptıkları, mücadelesinden övgüyle bahsettikleri bazı “İslamcı mücahitlerin” mason localarına kayıtlı olduğundan haberdar mı? Başörtüsü konusunda mason din adamlarıyla aynı görüşte olduklarını tahmin edebiliyorlar mı? Tarihleriyle yüzleşmeye hazırlar mı? İşte soruların yanıtları…

BUGÜN Türkiye’de başörtüsü merkezli tartışmaların benzerini tam 100 yıl önce Osmanlı’nın gazete ve dergileri de yaptı.

23 Temmuz 1908 tarihi, kimilerine göre sadece II. Meşrutiyet’in ilanıdır; kimilerine göre ise bir burjuva devrimidir ve Kemalist devrimlerin temelidir.

II. Meşrutiyet, Osmanlı’nın siyasal ve kültürel hayatında köklü dönüşümlere neden oldu.

En büyük devrim ise kadının toplumsal hayattaki yeri konusunda oldu.

Kadın sokağa çıkmaya, çalışmaya, dergi/gazete çıkarmaya, dernekler kurmaya, dükkánlar açmaya, sinemaya-tiyatroya gitmeye başladı.

Bu durum tartışmaları da beraberinde getirdi.

Dönemin yayın organlarında kadın merkezli tartışmalar oldu.

Üç grup vardı: Batıcılar, Türkçüler ve İslamcılar…

 

ÖRTÜNMEYİ SAVUNAN MASON DİN ADAMI

İslamcılar, kadınların evden çıkmalarından hiç hoşnut değillerdi.

Bunlardan biri de, Şeyhülislam Musa Kázım Efendi’ydi:

“Şeriatımızda emredilen şeylerden biri de Müslüman kadınların kendilerine mahrem olmayan kimselerden örtünmeleridir ki; o da saçları dahil vücutlarını ziynetten (süsten) arındırılmış bir şeyle, şehveti celp etmeyecek bir elbiseyle örtmekten ibarettir.”

“Eve ait vazifeleri kadına, ev dışındakileri kocaya yüklemek gerekir. Bunun aksi olamaz.”

“Bir de kadınların yaratılış gayeleri, onların sırf dünyaya çocuk getirmeleri ve o çocukları terbiye etmelerinden ibarettir.”

“Çok kadınla evlilikte, insanlığa ve medeniyete aykırı bir şey yoktur.”

(Sırat-ı Müstakim, sayı 1, 2, 3; yıl 1908; Aktaran İ. Kara, Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi, I)

Bu sözlerin sahibi Musa Kázım Efendi (1858-1920) bir Şeyhülislam’dı.

Ve aynı zamanda masondu.

Osmanlı’nın “ilerici partisi” İttihat ve Terakki Cemiyeti üyesiydi.

Nakşibendi’ydi…

Türkiye’nin en büyük mason kuruluşu, “Hür ve Kabul Edilmiş Büyük Mason Locası” belgelerinde, mason olan ünlü din adamları arasında sadece Şeyhülislam Musa Kázım Efendi yoktu.

Üç şeyhülislam vardı…

 

Osmanlı Devleti’nin 118. Şeyhülislamı Mehmed Ziyaüddin Efendi (1846-1917) de masondu…

Mason şeyhülislamlardan biri de Mustafa Sabri Efendi (1869-1954) idi.

Kadınların bırakın çalışmasını, tek başına sokağa çıkmasına bile karşıydı.

Yani, kadın toplum hayatı içindeki yeri konusunda “mason biraderi” Şeyhülislam Musa Kázım Efendi ile aynı görüşteydi.

Ama ayrı oldukları konular da vardı:

“Biraderi” Musa Kázım Efendi’nin üyesi olduğu İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne muhalifti.

Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın üyesiydi.

Bu farklılığı yazmamın nedeni var:

Dinciler, tüm masonları aynı siyasal görüşte sanıyor!

Bunun örneklerini görmeye devam edeceğiz…

Bugün birçok masonun, “biraderleri” Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin şu görüşlerini öğrendiklerinde çok şaşıracağına eminim:

“Benim elimden gelse Türkleri Arap yaparım, diğer Müslümanları da. Bunların vaktiyle Araplaşmadığına da çok eseflenirim. Arap dili, ne Türk diliyle ne de Çerkez diliyle kıyas kabul etmeyecek derecede üstünlüğe sahip olduğundan, insanın, milliyetin küçüğüne sahip olup da onunla iftihar edeceğine büyüğüne sahip olarak onunla iftihar etmesi daha kárlı ve makul olur.” (Yarın Dergisi, 14 Nisan 1930)

Bu düşüncede bir din adamının, Kuvayı Milliyecilere karşı fetva vermesine, Sevr Antlaşması’nı savunmasına şaşırmıyorsunuz.

Ve dolayısıyla Mustafa Kemal’in, Şeyhülislam Mustafa Sabri’yi 150’likler listesine koyup yurtdışına kovduğunu da anlayabiliyorsunuz.

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Türkiye’deki Gümrük ve Tekel Bakanlığı ve Başbakanlık yapmış olan Suat Hayri Ürgüplü’nün babasıydı.

Başbakan Ürgüplü de masondu.

İşin garip yanı, kardeşi gibi, siyasetle ilgilenen ve Demokrat Parti’den milletvekili olan Münip Hayri Ürgüplü’nün de ağzından İslam, Müslümanlık vb. sözcükler düşmezdi!

Hür ve Kabul Edilmiş Büyük Mason Locası belgelerinde, mason olan din adamları listesi; Müderris Mahmud Esad Efendi, Berlin Sefareti Başimamı Mustafa Hafız Şükrü, Sefaret İmamı Haşim Veli, bir dönem Darülfünun’da rektörlük yapan Babanzade Ahmed Naim Bey dile sıralanıyor.

Bu isimler öyle sıradan kişiler değildi.

Örneğin; Babanzade Ahmed Naim Bey (1872-1934), siyasal İslamcı düşünürlerin önde gelen isimlerindendi. İslamcı fikir hayatının oluşmasında büyük payı vardı.

Milliyetçiliğe karşıydı:

’TÜRKLÜK DEĞİL MÜSLÜMANLIK ÖNEMLİ’

“İrşadlarınız, hizmetleriniz ’Türklük’ adına değil ’Müslümanlık’ adına olsun. ’Türkler’ hitabı yerine daima ’Müslümanlar’ hitabını kullanınız. Cengiz’in yasasını bilmek, İlhan’ın yurdunu tanımak, Altınordu’yu anmak bize lazım değil. Bize Muhammed’in şeriatı, İslam yurdunu, İslam mücahitlerini bilmek, tanımak lazım gelir.” (Ahmed Naim, İslam’da Dava-yı Kavmiyet. s. 18)

Laikliğe karşıydı:

“Hükümeti, dini korumak ve emirlerini yerine getirmekle şeran vazifeli bilen halkımız, hükümetin bu vazifeden imtina ettiğini hoş gördüğü gün, diğer dini vazifelerini de buna bağlı olarak ahlaki davranışlarını da, içtimai vazifelerini de ihmal eder.” (Sebilürreşad Dergisi, 1918)

Siyasal İslamcı Babanzade Ahmed Naim, son devrin mutasavvıflarından Fatih Türbedarı Ahmed Amiş Efendi’nin de damadıydı.

Sebilürreşad Dergisi’nin yazarlarındandı.

Sebilürreşad Dergisi deyip geçmeyiniz, bugün yayın hayatını sürdüren dinci gazete ve dergilerin temeli orasıdır!

Peki, Sebilürreşad nasıl doğdu?

Ve masonlarla ne ilgisi vardı?

Dinci basının arkasındaki masonlar

Sebilürreşad, “Müslümanların uyandırılması ve yüceltilmesi için” çıkarıldı. Derginin adı konusunda Mısırlı Prens Abbas Halim Paşa bir teklifte bulundu: “Kuran’dan bir sayfa açalım, ne isim çıkarsa oradan alalım.” Besmeleyle bir sayfa açtı. “İttebiuni ehdiküm Sebilürreşad” ayeti çıktı ve isim bulundu: Sebilürreşad.

 
 


Aralıklarla da olsa 1908’den 1965 yılına kadar yayımlanan dinci Sebilürreşad’ın mali kaynağı Kavalalı Ailesi’ydi.

Osmanlı’nın son yıllarını okuduğunuzda karşınıza sık sık “Sadrazam Mısırlı Said Halim Paşa”; “Vezir Mısırlı Halim Paşa”; “Mısırlı Prens Abbas Halim Paşa” gibi “Mısırlı Paşalar” çıkar.

Ancak bu aile “Mısırlı” değildir!

Kavala Ailesi’nin atası ünlü Osmanlı paşası Selanik/Kavalalı Mehmed Ali Paşa’ydı.

Aile Mısır’a hákim olduktan sonra “Kavalalı” adını bırakıp “Mısırlı” adını kullanmaya başladı.

Sebilürreşad Dergisi’nin isim babası ve finansörü Abbas Halim Paşa, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın torunu; Abdulhalim’in oğluydu.

 

Abbas Halim Paşa’nın ağabeyi ise ünlü bir isimdi: İttihat ve Terakki döneminde, dört yıl (1913-1917) sadrazamlık yapan Said Halim Paşa.

Sadrazamlıktan önceki görevi, İttihat ve Terakki Cemiyeti Genel Sekreteri’ydi; yani öyle sıradan bir İttihatçı değildi.

Kardeşi Abbas Halim Paşa ise İttihat ve Terakki döneminde önce Bursa Valisi, sonra Nafia Nazırlığı yaptı!

Ne diyor siyasal İslamcılar: “İttihatçıların arkasında masonlar vardır!”

Sanki dinci Sebilürreşad’ın arkasında yoklar.

İslamcı Sebilürreşad’ın yazarı Sadrazam Said Halim Paşa (solda) aynı zamanda masondu! (İlhami Soysal, Türkiye’de ve Dünyada Masonlar, s. 380.)

İngiliz kaynaklara göre iki kardeş de masondu:

İngiltere’nin İstanbul Büyükelçisi Sir G. Lowtherin, İngiltere Dışişleri Bakanı Sir C. Harding’e gönderdiği “gizli” mahreçli raporlarda, İttihatçı-Yahudi ve Mason ilişkisini isim isim anlatmaktadır. (Prof. Eli Kidor, “Arabic Political Memories and Other Studies” Londra 1974; Aktaran, Gündüz Gazetesi, 19.5.1998.)

Durun bitmedi. Ailece masondular!

Abbas Halim Paşa ile Said Halim Paşa’nın babaları Prens Muhammed Abdülhalim Paşa da mason idi.

Üstelik Fransız Yüksek Şûra (Büyük Doğu/Grand Orient) üyeliğine kadar yükselmiş önemli bir masondu.

Mason olmakla kalmadı; 1861’de Fransa Maşrık-ı Azam’ından patent alarak, “Şûra-yı Ál-i Osmani” adında Osmanlı locasını kurdu!..

Türkiye’deki masonlar aynı zamanda iyi bir Müslüman’dır. Ama gel gör ki dincilere bunları anlatmak zordur.

“Mısırlı” ailesinde mason çoktu:

1909’da kurulan Türkiye Büyük Locası’nın kuruluşuyla ilgilenmesi için Avrupalı “büyük üstadlar” kimi görevlendirdi dersiniz: Mısırlı Prens Aziz Hasan Paşa’yı!

Yani Abbas Halim Paşa ile Said Halim Paşa’nın amcaoğlunu…

Sadrazam Said Halim Paşa, Sebilürreşad’da bakın neler yazdı:

“Müslümanların kurtuluşu ve saadeti onların tam olarak İslamlaşmalarındadır.” (Aktaran Kara, cilt I s 114)

“Osmanlı siyasi birliği, Avrupa Hıristiyan hükümetlerinde olduğu gibi milliyet esasına değil, İslam birliği ve kardeşliği esasına dayanmaktadır. (…) Kanun-u Esasi’mizi seçerken çok aldanmış olduğumuzu itiraf etmemiz lazım gelir.” (İbid s. 144-145)

Sadece Sebilürreşad’ı desteklemediler.

Abbas Halim Paşa, Prof. Ömer Ferit Kam gibi “İslamcı düşünürleri” eğitim öğrenim için Avrupa’ya gönderdi. Mehmet Akif Ersoy’un Mısır’daki finansörüydü.

İlginçtir: Her taşın altında mason parmağı arama paranoyaklığı Sebilürreşad ile Türk basınına girdi. Sebilürreşad hem masonlardan para aldı hem de her taşın altında mason aradı!

Dün bugünden farklı değil.

Dinci gazeteler masonları önce en yakınlarında aramalıdır! Soğuk savaş ürünü İlim Yayma Cemiyeti, Komünizmle Mücadele Derneği ve Aydınlar Ocağı kadrolarına bakmalıdırlar.

İşe, İlim Yayma Cemiyeti başkanlığı yapmış, hac ticaretiyle ilgilenmiş ve bu arada 9 Kasım 1967 tarihinde Murad Locası’na kaydolmuş bir dinci kardeşleriyle başlayabilirler. Bu kesmezse, dinci önderlerinin hayatlarını incelesinler.

Hadi ikisini biz yazalım.

Mason İslamcı lider

DİNCİ Sebilürreşad’ın káğıdı ve parasının nereden/kimlerden geldiği ortada. Bunu öğrendik… Peki…

Bu derginin düşünce ideoloğu kimdi: Cemaleddin Efgani…

 

Said-i Nursi, Mehmet Akif, Eşref Edip, Şemsettin Günaltay, Said Halim Paşa gibi dergi yazarları en çok ondan etkilendi. Cemaleddin Efgani ve öğrencisi Muhammed Abduh’un makaleleri Sebilürreşad’da sık sık yer aldı. Ama nedense “Doğu’nun Çırpınan Şahini” Efgani ve öğrencisinin gizli kimlikleri bu yayınlarında pek geçmedi…

Oysa…

Cemaleddin Efgani masondu!

Kahire’deki Şarkın Yıldızı Locası’na 7 Temmuz 1868’de girmişti.

Numarası 1355 idi.

“Mısır’da kurulan mason localarının başına Cemaleddin Efgani ve ondan sonra Muhammed Abduh getirildi. Bunlar Müslümanlar arasında masonluğun yayılmasına çok yardım ettiler.” (Yahudilik ve Masonluk s. 350)

 

 

“Efgani’nin talebesi Abduh gibilerin kimler tarafından destek gördüğüne dair zamanında İngiltere’nin Mısır sömürge Valisi Lord Cromer’in söylediği şu söz ibretliktir: Kuşkusuz İslami reformist hareketin geleceği Şeyh Muhammed Abduh’un çizdiği yolda ümit vaat ediyor. Ve o yolun yolcuları Avrupa’nın her türlü yardım ve teşviklerine layıktırlar.” (M. Muhammed Hüseyin, Modernizmin İslam Dünyasına Girişi, s. 9192)

Mason Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi de, Abduh ile ilgili şunları söyledi: “Üstadi Efgani vasıtasıyla, masonluğu Ezher’e idhal (sokan) eden odur.” (M.Sabri Efendi, Mevkıfu’l-Akl ve’l-ilm ve’l-Alem, Beyrut 1314, c. I s. 133)” (21.10.2004)

Tarihte sürpriz çok!

Cemil Meriç “Umrandan Uygarlığa” kitabında şöyle yazdı:

“Zavallı Türk intelijansiyası! Kimlerin peşinden gitmemiş. Düşmanları dost, dostları düşman olarak tanımış. Peygamber’in adını anmaya cesaret edemeyen bir Efgani’yi Peygamber kadar saygıya layık görmüş.”

Bugün durum farklı mı sanki?

Daha ayrıntılı bilgi isteyenler, “Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı/Efendi 2″ kitabıma bakabilirler.

Soner YALÇIN

Yazı kategorisi: MASONLAR | » yorum bırak;

Türkan Saylan’ın annesi şeyhülislam geliniydi

Yazan: muzunay Temmuz 9, 2009

Türkan Saylan’ın annesi şeyhülislam geliniydi

Dinci yobazlar, Türkan Saylan’ın annesinin inancıyla ilgili hep iftira attılar. Hiç önemsemedim. Ancak cenaze töreninde emekli müftü İhsan Özkes, Türkan Saylan’ın annesiyle ilgili sözlerden hep büyük üzüntü duyduğunu ve kendisine yakındığını açıklayınca canım yandı. Bilmesini isterdim, annesi Hz. Ebu Talib’in, Hz. Ali’nin ailesine gelin gitmişti. Annesi, Sultan II. Abdülhamid’e 17 yıl şeyhülislamlık yapmış Cemaleddin Efendi’nin torunuyla evlenmişti. Hepsi annesini bağırlarına basmıştı.

ÖNCE Osmanlı tarihinde iki ismi tanıyalım:Birincisi; Şeyhülislam Mehmed Cemaleddin Efendi:

Rumeli Kazaskeri Şeyh Ahmed Halid Efendi ile Hz. Ebu Talib ve Hz. Ali’nin 51′inci kuşaktan torunu Vezir Said İbni Abdülbaki’nin kızı Seyyide Mevhibe Hanım’ın oğluydu.

Büyükannesi, ünlü Türk matematikçi Gelenbevizade İsmail Efendi’nin kızı Naile Hanım idi.

4 Eylül 1891′de şeyhülislam oldu ve bu görevi kesintisiz 16 yıl 11 ay sürdürdü.

Bu makamdan istifa ettikten sonra 3 defa daha meşihat makamına layık görüldü.

İkinci görevi (1908) 6 ay 10 gün; üçüncü görevi (1912) 3 ay 8 gün ve dördüncüsü (1912) 2 ay 25 gün sürdü. Toplam 17 yıl 11 ay görev yaptı.

İttihatçılar 1913 Babıáli Baskını’yla iktidarı ele geçirince Şeyhülislam Cemaleddin Efendi Mısır’a sürüldü.

Ölene kadar Mısır’da kaldı.

Üç çocuğu vardı.

Anadolu Kazaskeri Mahmud Kemaleddin. (“Boş Beşik”, “Barbaros Hayrettin Paşa” gibi filmlerin yönetmeni Baha Gelenbevi’nin babasıdır.)

Şûray-ı Devlet (Danıştay) Üyesi Ahmed Muhtar.

Ve Ayşe Aliye.

Şimdi gelelim ikinci ismi tanımaya, Cemil Topuzlu:

Eyüp’teki Mihrişah Valide Sultan Türbesi’ne gömülü İskeçeli Topuzlu Hacı Mustafa’nın torunu Kaymakam Yusuf Ziya Paşa ile Kazasker Siruzizade Tahir Efendi’nin kızından dünyaya geldi.

Babası Kudüs’teki Mescid-i Aksa Camii’ni restore ettirdi. Başarısı karşısında rütbe, nişan aldı.

Cemil Topuzlu hekimdi.

İlk sivil tıp fakültesi olan “İstanbul Tıp Fakültesi”ni kurdu. Bunu dişçilik ve eczacılık okulları takip etti. 1912 ve 1919′da iki kez İstanbul Belediye Başkanlığı görevini yürüttü. Gülhane Parkı gibi birçok park, şehir tiyatroları, merkez hali vs yaptı.

Yabancı gelin

Hekim Cemil Topuzlu, Şeyhülislam Cemaleddin Efendi’nin kızı Ayşe Aliye ile 1891′de evlendi.

Bu evlilikten üç çocuk dünyaya geldi: Muhiddin, Mehmet Ziya ve Selma.

Cemil Topuzlu çocuklarına çok ilgili bir babaydı. Çocukları bulaşıcı bir hastalığa yakalanınca hepsini alıp 1914′te İsviçre/Cenevre’ye gitti. 2 yıl bu ülkede kaldı. Çocuklar iyileşince İstanbul’a döndü.

Fakat fazla kalamadı; Fransız hükümetinin sulh teklifini Sadrazam Talat Paşa’ya iletmesi Enver Paşa’nın tepkisiyle karşılandı. Çiftehavuzlar’daki köşkü gözlem altına alınınca 1917′de ailesiyle birlikte bir kez daha İsviçre’ye gitti.

Bu kez aralarında Muhiddin yoktu. Dört lisanı anadili gibi konuştuğu için, “küçük dáhi” dediği 13 yaşındaki oğlu Muhiddin’i yakalandığı hastalıktan kurtaramamıştı.

Topuzlu Ailesi, Cenevre’de iki yıl kaldı. Cemil Topuzlu İstanbul Belediye Başkanlığı teklifiyle tekrar yurda döndü. Belediye Başkanlığı ve Nafia Nazırlığı yaptı. Ancak Sadrazam Damat Ferit Paşa’yla geçinemedi; istifa etti. İstifasına kızan Damad Ferit’in kendisini Divan-ı Harbe vereceğini öğrenince yine yurtdışına, Fransa/Nice’e gitmek zorunda kaldı.

Bu arada Ankara Hükümeti de “İngiliz Muhipler Cemiyeti” kurucusu olduğu için Cemil Topuzlu’yu kara listeye aldı.

İstanbul ve Ankara hükümetinin tepkisini alan Cemil Paşa’nın Fransa’daki bu “gönüllü sürgünlüğü” 4 yıl sürdü. 1924′te İstanbul’a döndü.

Fakat memleketinde yine uzun süre kalamadı. Bu kez gidiş sebebi oğlu Mehmet Ziya idi.

Mehmet Ziya 1925′te Galatasaray’dan mezun oldu.

Cemil Topuzlu, çocuklarını Avrupa’da okutmak istedi.

Mehmet Ziya Topuzlu, Belçika Leuven Üniversitesi’nde ekonomi okudu.

Oğulları üniversiteyi bitince Topuzlu Ailesi 1929 yılında İstanbul’a döndüler.

Yanlarında bir de gelinleri vardı: Lilimina Reimann…

Lilimina Reimann

Lilimina Reimann, İsviçre kökenli bir ailenin kızıydı.

1900′lerin başında İsviçre’de ekonomik bir kriz yaşanınca, Zürih yakınlarındaki Melingen kasabasından İngiltere Birmingham’a göç etmişlerdi.

Babası Robert Reimann fabrikalarda teknisyen olarak çalışıyordu. Mina adlı bir İngiliz ile evlenmişti.

Ve Lilimina -aile içindeki adıyla Lili- Birmingham’da 1908′de dünyaya gelmişti.

Reinmannlar’ın ekonomik düzeyi giderek iyileşmiş ve Lili dönemine göre iyi okullarda öğrenim görmüştü. Ticaret Lisesi’nden mezunuydu.

18-19 yaşlarında iken Mehmet Ziya Topuzlu ile tanışmıştı.

(Bu yazıyı hazırlarken, Mehmet Ziya Topuzlu’nun oğlu Prof. Cemalettin Topuzlu ile, torunu Prof. Gonca Topuzlu Tekant ile görüştüm. Her ikisi de Lili ile Mehmet Ziya’nın ne zaman, nerede tanıştıklarını bilmediklerini belirttiler.)

Mehmet Topuzlu ve Lili, İngiltere’de 1929′da evlendiler.

Tüm aile o yıl İstanbul’a gelip Caddebostan’daki Topuzlu Köşkü’ne yerleşti.

Lilimina’nın güzelliği İstanbul’da dillere destan oldu. Hatta karı-koca bir gün tekneyle gezi yaparken Atatürk ile tanıştılar. Atatürk, Lili Topuzlu’ya “Tıpkı bir Limoges vazosu gibi güzelsiniz” diye iltifat etti.

Mehmet Ziya ile Lili Topuzlu mutluydular, ancak bir sorun vardı. Lili hamile kalamıyordu. Bu durum sekiz yıl sürdü. Lili Topuzlu giderek içine kapandı. Eski neşeli, sıcak halinden eser kalmamıştı. Gezmeye bile gitmiyordu.

Ve bir gün karşısına Fasih Galip adlı bir genç çıktı…

Galiçya gazisi Fasih Galip

Fasih Galip 1900 doğumluydu.

Ailesinde “Paşalar”, “Beyler” yoktu. Balkan göçmeni annesi Nadide Hanım yetimhanede büyümüştü. Babası Galip yoksuldu ve zaten genç yaşında ölmüştü.

Fasih Galip daha lise öğrencisi iken askere alındı. Galiçya Cephesi’nde bulundu, yaralandı, Almanya’da tedavi oldu. Bu ülkede okudu. Mühendis oldu. Türkiye’ye dönüp ülkenin inşasında görev yaptı.

Xenya adında bir balerine áşık oldu. Her ikisinin de ülkelerinde yaşama istekleri evlenmelerine engel oldu.

Bir de Fasih Galip’in yeni aşkı…

Lili ile Fasih Galip’in nerede-nasıl tanıştıkları bilinmiyor.

Bilinen, bu tanışmanın evlilikle sonuçlandığı.

Fakat Fasih Galip’in Lili’yi ikna etmesi hiç de kolay olmadı. Öyle ki, zorlu bir yolculukla Birmingham’a gidip, Lili’nin anne-babası Robert-Mina Reimann’ı alıp İstanbul’a getirdi.

Ailesinin desteğiyle Lili, çocuk veremediği Mehmet Ziya Topuzlu’dan boşandı.

Bu dostça bir ayrılıktı. Mehmet Ziya Topuzlu yine bir İngiliz Daisy ile evlendi. Daisy Müslüman olmadı ve bir Hıristiyan olarak bugün eşiyle Zincirlikuyu Mezarlığı’nda beraber yatmaktadır.

Fasih Galip ile Lili 1934 yılında evlendiler.

Lili 5 aylık hamile iken 28 Haziran 1935 tarihinde Beyoğlu Müftülüğü’ne giderek (sayı 9/154) Müslüman oldu. Adını “Leyla” olarak değiştirdi.

Ve 13 Aralık 1935′te Türkan doğdu.

Yeni çıkan soyadı yasasına göre “Türkan Saylan”…

Bundan sonraki hikáyeyi hepiniz biliyorsunuz.

Yiğit bir Cumhuriyet kadınının neleri gerçekleştirdiğinden haberdarsınız.

Peki…

Gelelim sonuca…

Lili Topuzlu, şeyhülislam gelini olmasına rağmen dinini değiştirmesi için hiçbir baskıyla karşılaşmadı.

Zaten dinini de değiştirmedi.

İkinci evliliğinde de bir zorlamayla karşılaşmadı.

Ne zaman kızı Türkan’a hamile kaldı, o zaman gidip kendi isteğiyle Müslüman oldu.

Yani hiçbir zorlama olmadan.

Bundan gurur duymamız gerekmiyor mu? Bu hoşgörüyü dünyaya anlatmamız, “İşte İslam budur” dememiz gerekmiyor mu?

Samimi olarak inanmış, kimse ona bir zorlama getirmemişken kendi rızasıyla Müslüman olmuş; oruç tutup namaz kılmış Leyla Saylan’a dinci gazeteler neden hálá iftira atmaktadır?

Vicdanları bu kadar mı keçeleşti?

Deniz Gezmiş, ‘pavyondaki kadın’ için üniversite işgal etmişti!

YAZAR Oya Baydar, Ahmet Altan tarafından “liberallerin arasına düşen Türkan Şoray filmlerini andıran pavyondaki namuslu kadın” benzetmesine muhatap kalınca Taraf Gazetesi’nden istifa ederek medyanın gündemine girmişti.

Romanlar yazıp ödül almış Oya Baydar, bu olayla birdenbire popüler kültür dünyasının tanınmış isimleri arasında yerini alıverdi. Tv ve gazetelere röportajlar verdi. Ünlendi!

Geçtiğimiz hafta…

Bu sayfada Oya Baydar ile ilgili bir yazı kaleme alacaktım.

Diyecektim ki, “Oya Baydar’ı solcular çok eskiden tanır”.

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nde 4 yıldır asistanlık yapan Oya Baydar (o dönemdeki adıyla Oya Sencer), “Türkiye’de İşçi Sınıfı’nın Doğuşu ve Yapısı” konulu doktora tezi yazdı. Tezi, hocaları Prof. Nurettin Şazı Kösemihal ve Prof. Macit Gökberk tarafından onaylandı. Ancak Profesörler Kurulu tezi iki defa reddetti.

Oya Sencer/Baydar, 26 Aralık 1968′de istifa etti.

Olayı öğrenen İstanbul Üniversitesi öğrencileri, Oya Sencer’e destek verip Profesörler Kurulu’nu protesto etmek için derslere girmeyip topluca merkez binaya/rektörlüğe gittiler.

Oya Sencer burada gözyaşlarını güçlükle tutarak, “Onlar zannediyor ki her istifaya zorlanan öğretim üyesi mücadeleden vazgeçecek” diye konuştu.

Bu sözler üzerine başını Deniz Gezmiş’in çektiği öğrenciler, rektörlüğü işgal etti. “Demokratik Üniversite” diye slogan atan öğrenciler Edebiyat Fakültesi dekanını da istifa çağırdılar.

Üniversite senatosu, rektörlüğün işgalini öğrenince okulu süresiz tatil etti.

Bu eylem nedeniyle Bozkurt Nuhoğlu, Celal Doğan, Masis Kürkçügil gibi yedi öğrenci tutuklandı. Deniz Gezmiş, polis tarafından aranmaya başlandı.

Geçen hafta işte bunları yazmayı planlıyordum…

Olaylı biçimde köşe yazarlığından istifa ederek medyanın gündemine gelen Oya Baydar’ın, 1968′de üniversiteden istifasıyla da rektörlük işgaline neden olduğunu yazacaktım.

O döneme ve Oya Baydar’ın ilk eşi (“Osmanlı Toplum Yapısı”, “Toplumbilimlerinde Yöntem”, “Dinin Türk Toplumuna Etkileri”, “Türkiye’de Sınıfsal Yapı ve Siyasal Davranışlar”, “Türkiye’nin Yönetim Yapısı” gibi hayli okunan ve tartışılan kitapları yazan) Doç. Dr. Muzaffer Sencer’e ait okuma yapıyordum.

Sonra… Gündem değişti.

Geçen hafta başka bir şey yazdım.

Bu hafta Teşvikiye Camii’nde Türkan Saylan’ın, annesi hakkında yazılanlardan dolayı üzüntü duyduğunu öğrenince ne yazacağım belli oldu.

Konuyla ilgili okumalar yaparken karşıma kim çıktı dersiniz; Muzaffer Sencer Hoca!

Türkan Hoca, arkadaşlarıyla Sovyetler Birliği’ne düzenledikleri “Beyaz Geceler” gezisinde tanımıştı Muzaffer Sencer’i.

“Muzaffer Sencer’i Rusya gezisinde, genç, çok yakışıklı, durmadan Ece Ayhan şiirleri okuyan, tartışmalara giren, çok yönlü ve ilginç, durmadan sigara içen, iğneleyici espriler yapan bir insan olarak tanıdım. Döndükten sonra birkaç yıl dostluğumuz sürdü. Uzun telefon konuşmaları, ayda bir İstanbul’a gelişler, benim Ankara’ya gidişlerimde görüşmeler. (…) Sanırım bir öğrencisiyle yeni bir evlilik yapmıştı. Koleksiyon, eski eşya, takı toplama-yapma gibi özgün merakları vardı. Gümüş paralardan, boncuklarla süslü kolyeler yapıp armağan ediyordu etrafındakilere. Ankara’daki son evi tıkış tıkış antika doluydu.

Bu ilginç adam içtiği sigaralar sonucunda akciğer kanseri oldu. Eşi, arkadaşları ona baktılar. Çoluk çocuğu yoktu; babasından kalan miras bazı mal mülkü bir şeyleri vardı herhalde. Aklına koymuştu, mirasını bizim derneğe bırakacaktı ve adına bir okul yapılacaktı.

Durmadan bana haber gönderiyor, telefon ediyor, ‘Türkan gel, noter çağıracağım, bunları sana vereceğim. Biliyorum sen isteğimi yaparsın’ diyordu.(…)

Sonunda hiç unutmuyorum, bir cuma Ankara programı yaptım ve bir gün öncesinin akşamı evine telefon edip, ‘Yarın geliyorum’ demeye karar verdim. Telefona eşi çıktı, ‘Ne yazık ki bugün yitirdik’ dedi.

İşte Muzaffer’in bendeki öyküsü. Ne yazık ki onun adına, onca olanak varken, cıvıl cıvıl çocukların koşuşturduğu bir köy okulu bile yapamadık. Bu acıyı, bu yitikliği belki de bu başarısızlığı hep içimde taşırım.” (“Güneş Umuttan Şimdi Doğar” kitabından.)

Oya Baydar’ı yazacakken nerelere gittik…

İyi de ettik; bilmeyenlere Muzaffer Sencer Hoca’nın adını duyurduk.

Cemil Topuzlu Köşkü’nün hazin hikáyesi

ÇİFTEHAVUZLAR’daki Cemil Topuzlu Paşa Köşkü 1901 yılında yapıldı.

Köşk, Büyük Kulüp olarak kullanılan binanın bahçesine bitişiktir.

Bugün harap halindeki bu köşkü Cemil Topuzlu, Fransa’da mimarlık tahsili görmüş Alexandre Vallury’ye inşa ettirdi. (Vallury aynı zamanda Arkeoloji Müzesi, Tokatlıyan Oteli, Büyük Kulüp gibi nice binanın mimarıdır.)

Köşk o yıllarda çok moda olan art nouveau tarzında yapıldı. Köşkün içindeki parkeler Fransa’dan getirtildi. Bahçesine nadide ağaçlar-çiçekler dikildi; heykeller kondu.

Sadrazam Gazi Ahmed Muhtar Paşa, köşkü görünce Cemil Topuzlu’ya İstanbul Şehremini makamını teklif etti! “Evinin içinde ve dışında küçük bir Avrupa yaratan adamı şehremini yaparsam İstanbul’u imar eder” diye düşünmüştü.

Cemil Topuzlu bu köşkte 30 yıl oturdu.

Kızı Selma’nın eşi Albay Şahap Gürsel ile geçinemedi. Köşkü “Şeker Kralı” Hayri İpar’a sattı.

Hayri İpar’ın ölümüyle mirasçıları davalık oldu.

Dönemin gazete sayfalarından inmeyen (Uğur Mumcu ve Ayhan Songar arasında büyük polemikler çıkaran) bu davalar sonucu köşkü Banker Kastelli (Cevher Özden) satın aldı. Ve 1986 yılında Kadıköy Belediyesi’nden imar kanunu çıkararak bahçesindeki ıhlamur, kestane, çınar, çam gibi nice ağaçları kesip apartmanlar yaptı.

Köşk tarihi eser olduğu için yıkımdan kurtulmuştu.

Köşkü ve artık çok küçülmüş arazisini 1997 yılında Şadan Kalkavan satın aldı.

Bu bilgilerden sonra gelelim sonuca:

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay mı, yoksa Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk mü el atar bilemem. Belki de Şadan Kalkavan öncülük eder.

Kim yaparsa yapsın; Cemil Topuzlu Köşkü hayata döndürülmelidir.

Köşk “Cemil Topuzlu Tıp Müzesi” yapılmalıdır.

Osmanlı’dan günümüze dönemin ameliyathaneleri, hastane odaları, tıpta kullanılan araç gereçler, fotoğraflar, nice sağlık belgeleri bu müzede toplanabilir.

Cemil Topuzlu’nun icat ettiği ve adını taşıyan aletler sergilenebilir.

Tıbbın nereden nereye geldiği bu müzeyle çocuklara gösterilebilir.

Bunun için yapılacak tek bir adım vardır: Kararlılık.

Topuzlu Ailesi bu konuda elinden geleni yapmaya hazırdır.

soner yalçın

Yazı kategorisi: Türkan Saylan Hoca | Etiketler: , | » yorum bırak;

Solcular & İslamcılar arasına kimler girdi?

Yazan: muzunay Temmuz 9, 2009

 

Türkiye’de İslamcılar neden sağcıdır? Bu soruyu bugün sormamın nedeni İran’daki gösterilerdir. Komşudaki olaylar Türkiye’deki İslamcı medyanın kafasını karıştırdı. Ancak yavaş yavaş “Batı’nın İran’a müdahale etmek için bu tür olayları çıkardığını-desteklediğini-abarttığını” söylemeye/yazmaya başladılar. O halde artık şu kritik soruyu sorabiliriz: İran’daki gösterilerle Türkiye’deki Ergenekon arasında nasıl bir bağ var? Tüm bunlar size karışık gibi gelebilir ama inanın hiç değil…
Tüm sorunların kaynağı olarak moderniteyi ya da kaba pozitivizmi gören İslamcılar, “düşman belirleme” konusunda -dün olduğu gibi bugün de- hata yaptıklarını hiç düşünüyorlar mı?

Soruyu açmak için siyasal İslamcılığın ortaya çıkış sürecine bakalım…

Siyasal düşünce tarihine İslamcılık -şaşırtıcı gelebilir ama- 1860′ların ikinci yarısından itibaren Jön Türkler ile girdi. Asıl gelişimini 1908 Temmuz Devrimi’nden sonra gösterdi.

Osmanlı’daki üç siyasal tarzdan -Osmanlıcılık,Türkçülük ve İslamcılık- biriydi.

Türkçülerle hiçbir zaman problemleri olmadı. Hep kardeş ilişkisi içinde oldular; tıpkı bugün gibi. Hedeflerinde sadece modernist/pozitivist Batıcılar bulundu.

Parantez açmalıyım: Bu konuda da anlaşılması zor “beğeni tercihleri” var.

Örneğin İslamcı belediyeler bugün Namık Kemal’e mesafelidir; nedense adını bir yere vermezler. Niye? Rakı içtiği için mi!?

Şaka bir yana halbuki Kanun-i Esasi’nin daha katı şeriat hükümleriyle dolu olmasını isteyenlerin başında komisyon üyesi Namık Kemal gelmekteydi. Sorun Namık Kemal’in padişaha başkaldırması mıdır? O halde Mehmet Akif Ersoy’u niye çok seviyorlar? Namık Kemal’den daha ilerici ve modernisttir. Yoksa bu beğeninin altında, “Atatürk’ün şapka devrimine karşı çıkıp Mısır’a gitti” şeklinde uydurulmuş bir yalana inanmaları mı yatmaktadır? Mesele bu kadar yüzeysel mi algılıyorlar? Galiba.

Bakınız, İslamcı kadroların siyasal duruşlarını belirleyen ana eksen, “milli-manevi değerlere bağlılık” diye ifade edilen kültürel duygusallıklarıdır. Küçümsemek gibi kastım yok- ama birkaç istisnai isim dışında İslamcı kadroların çoğunun bilgisi “imam-hatip” düzeyindedir. Bilmezler ki din bilgi kaynağı değil kuvvet kaynağıdır.

Bu nedenle sürekli siyasetin dinsel dilinin “figüranı” olmaktadırlar.

 Aslında hala 35′inci madde tartışılıyor

Bizim İslamcılar’ın olaylara bakış perspektifleri dardır; meseleleri “okuma” sorunları vardır.

Örneğin: 31 Mart 1909′daki gerici ayaklanma salt Osmanlı’nın iç sorunu olarak görülebilir mi? Gericilerin arkasında İngilizler olduğu bugün sır değildir. (Dışişleri Bakanı Edwards Grey ile İstanbul’daki İngiliz büyükelçiliğinin yazışmaları üzerinde artık gizlilik kararı yoktur.)

Meselenin özü İngiltere ve Almanya’nın Osmanlı üzerindeki nüfuz mücadelesidir.

Hadi Prens Sabahattin sırtını nereye dayadığını biliyordu. Ya ayaklanan Derviş Vahdeti gibi İttihadı Muhammedi örgütü mensupları? Hayır! Onlar sadece “Gavurluk istemeyiz” diyorlardı. İttihatçılar Anayasa’da yer alan Padişah’a meclisi kapatma yetkisi veren 35′inci maddeyi kaldırmak istiyorlardı. Gericilere göre ise bu 35′in anlamı; 30 ramazan, 5 de beş vakit namaz idi!

Mesele bu kadar yüzeyseldi. Bugün Türkiye’de hala “35′inci madde” benzeri oyunlar oynanmaktadır!

Diyoruz ya ortada bir “okuma” sorunu var.

Peki bunun sebebi nedir? İslamcılığın zihinsel paradoksunu kimler belirledi? Onları kuşkucu değil “ezberci” yapan kimlerdi? Ellerine bu basma kalıp reçeteleri kim verdi?

Burada karşımıza bir isim çıkıyor: Cemaleddin Afgani (1838-1897).

Afgani, Osmanlı’daki İslamcıların düşünsel haritalarını çizen ilk kişiydi.

Şeyhülislam Musa Kazım Efendi, Şeyh Ömer Fevzi Mardin, Babanzade Ahmed Naim, Prof. Ebulula Mardin, Mehmet Akif, Eşref Edib, (CHP genel başkanı) Şemseddin Günaltay, Mehmet Ali Ayni, Prof. İsmail Hakkı İzmirli, Sadrazam Said ve Nazır Abbas Halim Paşalar gibi “seçkinci” İslamcılar’ın hepsi Cemaleddin Afgani’nin “müritleriydi.”

Sırat-ı Müstakim’den Sebil ür-Reşad’a kadar siyasal İslamcılar’ın yayın organlarının çizgisini onun görüşleri belirledi.

Temel görüş şuydu: İslam ilerlemeye engel değildir; onu geri bırakan etkilerden kurtarılmalıdır. Kültürel değerlerimizi kaybetmeden Batı’ya yönelinmelidir.

Burada derinlikli bir siyasi ve iktisadi tahlil yoktur. Sorun sadece kültürel olarak görülmektedir.

 Şeyh Mason çıktı

Şeyh Cemaleddin Afgani ve takipçisi İslamcıların sorunu analiz edememelerinin nedeni İngilizler idi.

Hindistan’ı sömürge yapan İngilizler, Müslümanlar’ı hep kontrolleri altında tuttular.

Sıkı durun; siyasal İslam dünyaya 1840′larda Hindistan’dan yayıldı. Tabii İngilizlerin himayesinde olduğunu söylemeye gerek yok.

Bize de buradan geldi; yani İngiliz patentlidir.

Şeyh Afgani’nin aynı zamanda Kahire’deki Şark Yıldızı Locası’na 7 temmuz 1868′de girdiğini ve Mısır’da kurulan mason locasının başına getirildiğini yazarsam mesele daha iyi anlaşılır mı?

Hadi bir ek bilgi daha vereyim: Afgani, dünyadaki İslamcıları derinden etkileyen Ziya ül-Hafıkayn dergisini de Londra’da çıkardı.

Bakınız; denir ki “ilk İslamcılar antikolonyalisttir.” Bu uydurmadır. Afgani ortada; amansız hastalığından kurtulması için İngilizler ellerinden gelen her fedakârlığı yaptılar.

Örnek çok; işte Muhammed İkbal! İngilizler, İkbal’e sadece büyük bir şair olduğu için mi “Sir” unvanı verdi? İslamcıların beğenilerini bile belirleyen İngilizlerdi! Neyse…

Hintli Müslümanlar’ın etkisi

Yazıyorlar; “ilk İslamcılar anti-kolonyalistmiş!” Açmayalım şimdi Süveyş Kanalı meselesini; ya da Hasan el Banna’nın İngiliz parasıyla kurduğu Müslüman Kardeşler hikâyesini.

Kim kimi kandırıyor? Antikolonyalist olanlar ulusal hareketlerdi, sosyalist örgütlerdi ve ne yazık ki İslamcıların hedefinde de sadece bunlar vardı!

Türkiye’de farklı mı oldu? Daha önce bu sayfada yazdım. Osmanlı İslamcıları ilk başta Bolşevik hareketine sıcak baktılar. Sosyalist fikirlere düşmanlıkları yoktu. Hatta, İslam ile sosyalizmin benzerliklerini yazıyorlardı. Bolşeviklik revaçtaydı.

Sonra düşmanlık girdi araya… Kimler yaptı bunu?

Alın size bir örnek daha; merkezi yine Hindistan!

Hint Müslümanlardan Şeyh Müşir Hüseyin Kıdvay’ın İngiltere’de çıkardığı “İslam ve Sosyalizm” kitabı ilk düşmanca yazılmış kitaptır.

Kimler tercüme edip Osmanlı’ya getirdi bunu? Cemaleddin Afgani’nin müritlerinin çıkardığı Sebil ür-Reşad, 4 gün boyunca neden sayfalarını bu kitaba açtı?

İslamcılar hâlâ ezberletilen sözleri tekrarlayıp duruyorlar. İyi niyetli olanların, İngiliz Askeri Haberalma Servisi’nin 1920 yılına ait gizli raporlarını açıp okumaları gerekir. Bu belgelerde Müslümanları sosyalistlere karşı nasıl harekete geçirdikleri açık açık görülmektedir.

“Komünistlerde kadınlar ortaklaşa kullanılan maldır” yalanı Londra üzerinden Osmanlı’ya gelmedi mi?

Bakınız laf lafı açıyor…

Ne zaman ki Ankara hükümeti, Sovyetler Birliği’nden silah-altın yardımı almıştır; ne tesadüftür ki Hintli Müslümanlar da Ankara’ya para göndermişlerdir! Hintli Müslümanların bu yardımının arkasında, Ankara’nın tamamen Bolşeviklere yanaşmasından çekinen İngilizlerin parmağı yok mudur sanıyorsunuz? Sorunun sorulamadığı tarih resmi/dogmatik tarihtir!..

Yeşil Gladio faaliyetleri açığa çıkarılmadı

Önce bu sorunun yanıtını aramalıyız: Türkiye’deki İslamcılar niye sağcıdır? Kimse dinsel nedenler ileri sürmesin; Latin Amerika’daki kiliseler-Hıristiyanlar niye solcudur o zaman? Üstelik Vatikan ve Opus Dei’nin büyük dinsel kampanyalarına rağmen. Türkiye’deki İslamcılar “baş düşman” olarak sürekli Tanzimat- İttihat ve Terakki ile Cumhuriyet modernizmini görmüşlerdir? Bakış açılarının baş çelişkisi bu kültürel/modernist gelişmelerdir.

Nasıl bir sarmal içine alındıklarının farkında mıdırlar? Soğuk Savaş başlangıcında Komünizmle Mücadele Derneği’ni, İlim Yayma Cemiyeti’nin neden kurdurulduğuna kafa yoruyorlar mı?

O tarihe kadar solcularla İslamcılar aynı dergilerde çalışıyorlardı.

Sonra devreye Gladio’nun anti-komünist güçleri girdi. ABD’nin 6. Filosu’nun gelişini protesto eden solcu gençleri öldürenler bunlar değil miydi?

Gladio, 12 Mart’ı, 12 Eylül’ü “babasının hayrına mı” organize etti?

Peki bu Gladio şimdi Ergenekon’un neresinde? İçinde mi, karşısında mı?

Samimi İslamcılar bu soruyu düşünmelidir…

 İran olayları Ergenekon’dan bağımsız değil

İslamcıların temel sorunu “düşman” tanımından kaynaklanıyor.

Meseleleri hep kültürel bir iç sorun olarak görüyorlar. Doğru dürüst bir “emperyalizm” tanımları yok.

Siyaseti bilinçli olarak içeriksizleştiren liberaller gibi, emperyalizme “geçmiş çağın safsatası” gözüyle mi bakıyorlar? Hayır!

İşte bu “hayır” yanıtıyla geldik İran olaylarına…

İslamcıların çoğu diyor ki: “ABD, İngiltere ve İsrail, İran’a müdahalenin gerekli olduğunu dünya kamuoyuna ikna etmek için olayları abartıyor.”

Bu analiz doğru mudur? Önemli değil, bu başka bir yazının konusu olabilir. Burada üzerinde durulması gereken konu, İslamcıların bu meseleye “antiemperyalist” bir söylemle yaklaşıyor olmasıdır.

Demek İslamcıların antiemperyalist bir bakış açıları var! Demek İslamcılar, ABD’nin Irak ve Afganistan’a “özgürlük” – “demokrasi” götürdüğüne inanmıyorlar.

Demek İslamcılar Batı’nın Sırbistan, Gürcistan, Ukrayna gibi ülkelerde Batı destekli “renkli devrimler” yaptırdığını kabul ediyorlar.

Demek İslamcılar, Soğuk Savaş’tan sonra dünyanın yeni bir paylaşım mücadelesine sahne olduğu tespitine katılıyorlar.

O halde…

İran’daki olayları içişleri olarak görmüyorlar ise, Ergenekon’u nasıl Türkiye’nin iç meselesi olarak değerlendiriyorlar?

Hiç düşünmüyorlar mı; TSK niye hedeftir? “İran ve Rusya yeni müttefiklerimiz olsun” diyen paşalar niye gözaltına alınmış, tutuklanmıştır? Bu görüşü savunan Avrasyacı siviller niye Silivri’ye tıkılmıştır?

Komşu İran’da “emperyalist parmağına” işaret edeceksiniz; Türkiye’de “o parmaktan” hiç bahsetmeyeceksiniz!

Türkiye’deki meseleleri hala modernite sorunu olarak görmeleri İslamcıları düşünsel körlüğe iteklemiştir.

Değiş tokuş yapalım

Şimdi buraya; “İslamcılar Türkiye’de çatışmanın ekseni olarak kültürel hakları görüyorlar ise, dünya ölçeğindeki bu büyük paylaşım savaşının piyonu olarak kalmaya mahkûmdurlar” diye yazsam ağır mı olur?

Hadi öyleyse yazıyı sert bir üslupla değil, bir değiş tokuş önerisiyle bitirelim.

İslamcılara; Mehmet Altan’ı, Ufuk Uras’ı, Yasemin Çongar’ı verelim; onlardan Ali Bulaç’ı, Mehmet Bekaroğlu’nu ve Ayşe Böhürler’i alalım. Yetmez derlerse üstüne bir de Engin Ardıç’ı ekleyelim…

Münevver Ayaşlı’nın Cumhuriyet düşmanlığı

İslamcı yazarlar arasında en çok yararlandığım yazarların başında merhum Münevver Ayaşlı gelmektedir.

O, İslamcıların sembol isimlerinden biridir… Özellikle her kitabında mutlaka “Selanik’te doğdum ama umumi manada anlaşıldığı gibi Selanikli değilim“ demesini hep tebessümle okurum. Öyle olsa ya da böyle olsa ne fark eder ki? Yazılarının değeri mi düşer; saygınlığı mı azalır? Ya da hitap ettiği cemaatteki etkinliği mi? Neyse…

Münevver Ayaşlı tam bir “Osmanlı aristokratıdır.“

Osmanlı İslamcılarının son temsilcilerindendir. Cemaleddin Afgani’nin tüm öğrencileri gibi o da, Batılılaşma ile gelenek arasında sıkışmıştır.

Kitaplarında, saraya ve Osmanlı kültürüne ne kadar bağımlı olduğunu özenle- ısrarla gösterir.

Saltanatı ve halifeliği kaldıran Cumhuriyet’e ise ateş püskürür. Cumhu-riyet’i Osmanlı kültürünün, hayat tarzının, terbiyesinin yıkılmasının sebebi olarak görür. Ancak…

Rahmetli Ayaşlı, saray sevgisini o kadar abartır ki, salt Osmanlı sarayını değil Avrupa’daki tüm saraylara övgüler dizer.

Bu yıl çıkan “Hamin-ne’nin Suret Aynası“ adlı eserinde İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth ve Hollanda Kraliçesi Juliana’ya övgüde sınır tanımaz. “Bu güzel, akıllı, müdebbir (tedbirli), memleketini ve eski ‚hayali cihan değer’ maziden arta kalan ‚Commun World’ü gayet iyi idare eden bu dört çocuk anası ve çok iyi zevce genç kadın kimdir: II. Elizabeth!“

Peki Münevver Ayaşlı kimi sevmez?

 ”Efendim, Napolyon karakter bakımından de pek sağlam bir şey değildi. İhtilal subayı olarak sahneye çıkan Napolyon bir imparatorluk kurmuştu. Krallar ve hanedanlar aleyhinde olan Napolyon, Avrupa’nın en eski bir hanedanı olan Habsburglardan kız istedi ve Avusturya imparatoriçesinin kızını aldı. Napolyon bir kraliyet ailesine mensup olmamanın ve meşru yoldan tahta oturmamanın kompleksi içinde idi. Enver’i Napolyon’a benzetebiliriz. Baldırıçıplak bir ihtilalci olarak sahneye çıkan Enver, sonradan padişahın damadı olmak ihtirasına düşmüştü.“

Ona göre, Napolyon kötüydü General de Gaulle iyiydi; çünkü, “dünyadaki tek emperyalist ülke“ olan Sovyetler Birliği“ ne karşı çıkmıştı! Türkiye’deki İslamcıların düşünsel paradigmasını “Osmanlı aristokratı“ Münevver Ayaşlı gibi yazarlar oluşturdu.

soner yalçın

Yazı kategorisi: İslamcılar ve Solcular | Etiketler: , | » yorum bırak;

Türbanlı öğrenci, Humeyni’yi Atatürk’e niye tercih eder!

Yazan: muzunay Temmuz 9, 2009

 
İki türbanlı öğrencinin televizyon ekra-nında söylediği, “Atatürk’ü sevmiyorum. Humeyni’yi seviyorum” sözünü nasıl değerlendirmeliyiz? Sünni türbanlı öğrenci, Şii İmam Humeyni’yi neden sever? İslam Devrimi, İranlı kadınlara ne gibi “haklar” getirdi? Gelenekçi/muhafazakár ideolojilerin kadınlara dayattığı rol modeli konuşup tartışmanın zamanı gelmedi mi?

HER Müslüman’ın bildiği gerçektir:

Hz. Muhammed’in ölümünden sonra halifelik meselesinden çıkan çatışmalar ortaya iki güçlü mezhebi çıkardı: Şii-Sünni.

Emeviler döneminde veraset yoluyla belirlenen halifelik, Abbasiler döneminde sembolik bir makama dönüştürüldü.

Sünni gelenek, halifelik makamına sembolik değerler yükleyip dünyevi siyasal otoritenin etki alanını genişletti.

Şii gelenek ise bunun tam tersi yolda gelişti; azınlık olmanın getirdiği bilinçle, siyasal, dinsel, sosyal ve ilahi olanı birleştirmeyi amaçlayan bir doktrin geliştirdi. Halifelik kavramı karşısına “imam” kavramını çıkardı. “İmam” cemaatin siyasal ve dinsel lideri olduğu kadar manevi konularda da en üst makamı oldu.

Şii doktrinine göre, imam doğrudan peygamber soyundan gelen kişiydi. İmamın otoritesi, bireyin günlük yaşamından manevi dünyasına kadar tüm sorunlarda “yol gösterici” olmaya kadar giden geniş bir alanı kapsıyordu.

Yani; siyasal liderlik yanında, İslam hukukunu en iyi bilen kişi olarak yorum yapma otoritesi de vardı.

İlahi ve teorik olarak gerçek otoritenin tek ve meşru temsilcisiydi. Yanılmazdı. “Doğru İslam’ın” kavranması konusunda bir tür bilgi tekeline sahipti. Vs.

Humeyni İran’ı

Humeyni bir “imam”dı.

Allah tarafından gönderilen ilahi yasaların mutlak, ebedi doğrunun ve toplumsal düzenin kuralları olduğunu söyledi hep.

İnsanın mutluluğunun ancak toplumun bu kurallara uygun biçimde düzenlenmesiyle mümkün olacağını vurguladı sürekli.

Peki, böyle bir toplum nasıl yönetilmeliydi?

Humeyni’ye göre monarşi, İslam’a aykırıydı. Doğru yönetim “velayet-i fıkh”a dayalı bir İslam devletiydi. Bu devletin anayasası şeriattı. Yani insanın yaptığı değil Allah’ın kelamı ve Peygamber’in sünneti temel yasalar olmalıydı.

Egemenlik kayıtsız şartsız milletin değil; şeriatındı.

Bu nedenle İslami devletin yasama organı yasa yapmazdı; sadece bir danışma ve düzenleme organıydı. (Bazı çevrelerin, Türkiye’deki hukuk kurumuyla neden sürekli tartıştıklarını da bu çerçevede değerlendirilebilir miyiz? Ya da bazı hukuki kararlarda dini ulemanın görüşünün alınmasını isteyen anlayışı da yine bu çerçevede yorumlamak gerekir mi? Geçelim…)

Humeyni rejiminde “yürütme” yetkisi kime ait olacaktı?

Yanıtı basitti: Toplumun hem manevi, hem dini, hem de siyasal lideri olan Humeyni’ye.

Kuşkusuz Humeyni’nin önerdiği düzen bir “cumhuriyet”ti. İdari işlerle ilgilenen görevliler ve danışma görevi yapan “yasama” organı bir seçimle belirleniyordu. Fakat bu düzen hiçbir zaman “demokrasi” olamazdı. Çünkü insan ürünü yasaya değil mutlak ilahi yasaya uymak zorunluluğu vardı. Uzatmadan soralım:

Laik Türkiye’de yaşayan Sünni türbanlı bir öğrenci, Şii İmam Humeyni’yi neden sever?

Sorunun yanıtından önce, Humeyni İran’ında kadının yerini de analiz etmeye çalışalım.

Cinsiyet ayrımcılığı

İslam Devrimi öncesinde sokak gösterilerinde kadınlar en öndeydi.

Devrimden önce, siyasal gösterilere katılan kadınların, erkeklerle eşitliği ve katkılarının önemi üzerine kurgulanan İslamcı söylem, devrimden sonra siyasal iktidarı ele geçirir geçirmez kadının evcilleştirilmesi ve dindarlaştırılmasına dayalı özgün bir cinsiyet ayrımcılığının kurumsallaşmasına yöneldi.

Bütün gelenekçi/muhafazakár ideolojiler gibi İslam Devrimi’nde de kadın; siyasette, iş hayatında veya başka herhangi bir alandaki kadın değil, sadece ve sadece ailede kadındı.

Kuşkusuz tüm bunların altında kadına yönelik güvensizlik vardı.

Bunun en çarpıcı örneği, ceza yasası Kısas’ta yer almaktaydı. 1981’de meclisten geçerek yasalaşan Kısas, ilk İslam toplumlarının cezalandırma anlayışını yansıtıyordu. Yani, şeriata dayalı, esas olarak öldürme, cinsel suçlar ve içki içmek gibi kamu düzenini tehdit eden eylemleri cezalandırma, öç alma anlamına gelmekteydi. Kısas, kadını ikincil insan konumuna getiriyordu.

Örneğin:

Kısas’ta öncelikle taammüden işlenen cinayetlerde kadınlar şahit olarak kabul edilmiyordu.

Ve daha acısı:

Kısas’a göre, Müslüman bir kadını öldüren Müslüman bir erkeğin kısas ile cezalandırılabilmesi için, öldürülen kadının yakınlarının cezanın infaz edilebilmesi için ödemesi gereken kan parası, bir erkek için ödenmesi gerekenin yarısı kadardı! Yani kadının yaşamının değeri erkeğinkinin ancak yarısına eşitti.

Kadınlara yönelik ayrımcılığın çarpıcı bir başka örneği ise, zina halinde kocası tarafından görülen bir kadının yine kocası tarafından öldürülmesi halinde katilin cezalandırılmamasıydı!

İslam Devrimi kadınlara bazı “haklar” da getirdi kuşkusuz!:

Çokeşliliği ortadan kaldırmadı. Evlilik yaşı 18’den 13’e düşürüldü.

Okullarda kız ve erkeklerin ayrı sınıflarda ve mümkünse ayrı binalarda öğrenim görmeleri şartı getirildi. Ders araç ve gereçleri ile ders kitapları kız ve erkekler için ayrı ayrı düzenlendi. Erkek öğretmenlerin kız öğrencilere ders vermesi engellendi.

Bazı meslekler kadınlara yasaklandı; yargıçlık gibi…

Tüm bunların amacı, kadının geleneksel analık-eşlik rolünü pekiştirerek, toplumsal hayattan elini eteğinin çekmesinin istenmesiydi.

Velev ki simge

Kara çarşaf, İslam Devrimi’nden önce Şah despotizmine karşı tepkinin sembolüydü. Bu nedenle sadece İslamcıların değil her siyasal görüşten kadının giydiği bir giysiydi. Kadınların çoğu devrimden sonra, artık bir simge haline gelen/getirilen kara çarşafı bir daha çıkaramayacaklarını düşünmemişlerdi bile.

Düşünmemişlerdi; çünkü başta Humeyni olmak üzere din adamlarının İslam’da zorlamanın olmayacağı sözlerine inanmalarıydı. İslam Devrimi’nden sonra örtünmek rejimin sembolü haline geldi. Örtünmeyen kadınlar çeşitli biçimlerde saldırılara uğradı.

4 Temmuz 1980’de Humeyni’nin isteğiyle kamusal alanda çalışan kadınların örtünmesi zorunlu haline getirildi. Özel sektörde bu karara uydu. Esnaf ve tüccarlar örtünmeyen kadınlara satış yapmamaya başladı.

Zorunlu örtünmeyi protesto eden ve bu nedenle gösteriler düzenleyen kadınlar, “Amerikan ajanı”, “Şah yanlısı” ve hatta “fahişe” olarak adlandırıldı.

Ayetullah Ali Hamaney, Tahran Üniversitesi’nde örtünmeye karşı çıkan kadınlar hakkında bakın neler söyledi:

“Onlara fahişe demek istemiyorum, çünkü fahişelerin yaptıkları kendilerini ilgilendirir. Bu başı açık kadınların eylemleri ise toplumu ilgilendirmektedir. Bu nedenle onları karşı-devrimci olarak adlandırıyorum.”

Rafsancani ise kadınları uyarıyordu:

“Önce bunlar ikaz edilmeli. Sonra yasalar var; ahlaka aykırı giyinip dışarı çıkanlar bu davranışlarından dolayı mahkemelerde cezalandırılacaklardır. Gördüğüm bu eğilim nedeniyle çok endişeliyim. Korkarım ki en sonunda müdahale edilmesine izin vermek zorunda kalacağız.”

Özellikle çalışan kadınlar üzerinde yoğunlaşan örtünme zorlamaları kentli, meslek sahibi, eğitimli kadınları olumsuz etkiledi. Çaresizdiler. Çünkü sosyalistlerden liberallere kadar her siyasal çevre kara çarşafı emperyalizme karşı mücadelenin bir simgesi olarak görüyordu!

Örtünmenin, emperyalizmle mücadeleyle, kadının metalaştırılmasıyla ne ilgisi vardı; bunlar o günlerde tartışılmadı bile.

Tartışmadıkları için, toplumdan dışlanan, mülteciliğe zorlanan ve hapishanelerde ölüme yollananlar da bu kesimler oldu.

Neyse, konumuz “aydın aymazlığı” değil.

Konumuz, laik Türkiye’de Sünni türbanlı bir öğrencinin Şii İmam Humeyni’ye olan hayranlığıydı.

İngiltere sömürgesi bile olmayı kabul eden bu genç türbanlıları kim ne zaman, nasıl yetiştirdi? Asıl mesele ne biliyor musunuz?

İslam’ı sadece erkek egemen/üstün (ataerkil) bir anlayış haline getirenler kendi gündemlerini eve hapsettikleri kızlarımızın da gündemi haline getiriyorlar. Bu da varsa yoksa türban meselesi!

Bu nedenledir ki, gündeminde sadece türban olan bu kızımız, meseleye salt bu noktada yaklaşınca doğal olarak sömürge olmayı bile kabul edip, mezhepsel farklılıkları bir yana atıp Humeyni’yi sevebiliyor. İran’ın onu ilgilendiren tek tarafı kadınlarının örtülü olması.

Peki, kadının tek sorunu üniversiteye başörtüsüyle girebilmesi mi?

Hadi genelleyelim, kadın örtününce tüm sorunları ortadan kalkıyor mu? Bu kızımıza göre öyle. Yoksa kadını kara çarşaftan (ki İslam’da kara çarşaf yoktur) kurtarmaya çalışan, toplumsal hayatın içinde erkekle eşitleyip cinsler arası eşitsizliği kaldırmaya uğraşan Atatürk’ü niye sevmesin.

Sonuçta; İslam erkeklerin elinden kurtarılmadığı sürece türbanlı kızlarımız Atatürk’ü değil, Humeyni’yi sevmeye devam edecektir.

İslamcı televizyonda ’devrim’ yaptılar!

İki uzmanın bir İslamcı TV kanalında, erken boşalmayı, iktidarsızlığı tartışması bizim medyamız tarafından “devrim” olarak değerlendirildi. Peki, gerçekten bu bir “devrim” mi? Yoksa ne?

TÜRKİYE’de erken boşalma ve iktidarsızlığın bir İslamcı televizyon kanalında konuşulmasının “devrim” olduğunu anlamamız için iki örnek olay aktarmam gerekiyor.

1) El Quds el Arabi’nin 25 Temmuz 2007 tarihli haberi:

Suudi Arabistan El Ray televizyon kanalında “Aşk Serüveni” adlı bir program var. Sunucusu kadın doktoru Fevziye el Dureym. Program eşler arasındaki evlilik, cinsellik gibi konuları işliyor. Örneğin, yüzleri kapatılmış bir grup Suudi erkek stüdyoda cinsel deneyimlerini anlatıyor.

Bir programda, erkekler sevişme sırasında kadınlardan ne beklediklerini söylediler. Hatta biri sevişme sırasında kadının erkek polis üniforması giymesinin kendisini tahrik edeceğini belirtti.

Yine Suudi Arabistan’da El Yom adlı bir başka televizyon kanalında, bir psikiyatrın yazdığı “Bir Lise Öğrencisinin Kaşkolu” adlı kitap tartışıldı. Kitap son yıllarda erkekler arasında eşcinselliğin arttığını; gençlerin kadınlara imrenip onlar gibi süslenerek kıyafetler giydiğini anlatıyordu.

Her iki konu da Suudi televizyon kanallarında açıkça tartışıldı.

Suudi TV kanalları “devrim” mi yapmıştı? Sorunun yanıtına geleceğiz ama bir haber daha aktarmamız gerekiyor.

2) El Ouds el Arabi’nin 5 Mart 2007 tarihli haberi:

Mısır’da yayın yapan Rotana adlı televizyon kanalında program yapan Hale Sirhan, ülkesindeki fuhuş olayını cesur biçimde araştırıp ekrana taşıdı. Bu belgeselde üç hayat kadını, Kahire barlarında mesleklerini nasıl icra ettiklerini anlattılar.

Program yayınlanır yayınlanmaz Mısırlı erkekler ayağa kalktı. Güya Hale Sirhan, milleti ahlaksızlık ve fuhuşa teşvik ediyordu; dine aykırı biçimde kadınları açık saçık göstererek namuslu kadınların aklını çeliyordu.

Uzatmayayım, sonuçta sadece program yayından kaldırılmadı, Hale Sirhan da Mısır’dan kaçmaya mecbur edildi.

Hale Sirhan’ın programı ile Fevziye el Dureym’in programı arasında ne fark vardı?

Bu iki program arasında dağlar kadar fark vardı!

Bu farkı bildiğiniz zaman, erkeklerin erken boşalmasını, iktidarsızlığını konuşup tartışan Türkiye’deki İslamcı televizyon kanalının “devrim” yapıp yapmadığını anlarsınız.

İşte fark şudur:

İslam’ı erkek egemen/ataerkil haline getirenler sadece erkeklerin sorunlarının konuşulmasına izin vermektedirler.

Erkeğin her problemini televizyonda konuşup tartışabilirsiniz ama kadının asla!

Bütün mesele budur.

Ve türban sorununun temelinde de işte bu erkek egemen bakış açısı vardır.

Aydınlanma dini olan İslam, erkek egemenliğinden kurtarılmadığı sürece kızlarımız Atatürk’ü değil, Humeyni’yi sevecektir.

soner yalçın

Yazı kategorisi: Humeyni'yi Sevebilmek | 1 Yorum »

Osmanlı’dan bile geri kaldık!

Yazan: muzunay Temmuz 9, 2009

Gazetelerde okuyorsunuzdur, Türkiye’de son dönemde “nü/çıplak” resimlere sansür uygulanmaya başlandı. Peki, Osmanlı’da durum nasıldı? “Nü” resimler yok muydu? Benzer yasaklamalar, “Peygamberlerin yüzü gösterilmez; meleklerin cinsiyeti belli edilmez” gibi söylemlerle de karşımıza çıkıyor. O halde bugün Topkapı Sarayı Müzesi, Türk-İslam Eserleri Müzesi ve Süleymaniye Kütüphanesi’nde sergilenen eserleri yakacak mıyız? Peki, bizler Osmanlı’nın resimdeki hoşgörüsünü ne zaman kaybettik?

ÖNCE iki olgu sıralamam gerekiyor:

1) İstanbul Film Festivali’nde Yönetmen Peter Greenaway’ın, ressam Rembrant’ın yaşamında dönüm noktası olan “Gece Bekçisi” adlı tablosunun hikáyesini anlattığı filmi Emek Sineması’nda izlerken, iki türbanlı hanım sevişme sahnelerinden rahatsız olup salonu terk etti.

2) 12 Eylül 1980 askeri darbesi, başta Genel Başkan Necmettin Erbakan olmak üzere MSP’li yöneticileri tutukladı. “Selamet Koğuşu”na sabah gelen gazetelere önce Oğuzhan Asiltürk bakıyor; çıplak kadın fotoğraflarını kalın uçlu keçe kalemle boyadıktan sonra arkadaşlarına veriyordu.

Bu iki olgudan sonra gelelim “meselemize”:

Bakınız iki olay arasında hiçbir fark yoktur. Bireyler istediği hayatı yaşamalıdır. “Sevişme sahneleri” ya da “çıplak kadın fotoğrafı”, inancı gereği bazı insanları rahatsız edebilir. Bunları görmek istememek hakkıdır.

Ancak…

İşte Türkiye’nin sorunu/problemi bu “ancak” sözcüğünde yatmaktadır.

Kişi inancı gereği kabul ettiğini/yaşadığını toplumsal hayata dayatamaz.

Yani: İki türbanlı hanım rahatsız olup sinemayı terk edebilir; ama aksine bir davranışı benimseyip, sinemanın ortasına dikilip “bunu kimse seyredemez” diyemez.

Bu iki hanımefendi bunu demedi kuşkusuz; ama son dönemlerde gündelik yaşam ne yazık ki bazı dayatmalarla sınırlandırılıyor.

Resim sanatından örnek vermek istiyorum:

1) Ressam Ayşegül Yarar, Gaziantep’te açtığı 9′uncu kişisel sergisindeki 45 eserden “nü” tabloları turkuvaz renkli tülbentle sansürledi. İlk gün sergilediği “nü” 10 tablodan 7’sini ikinci günden itibaren kaldıran Ayşegül Yarar, galeri yöneticilerinin “Gaziantep halkına ağır geleceği” uyarısı üzerine “nü” tablolarına sansür uyguladığını söyledi.

2) Giresun Hurşit Bozbağ Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi Resim Bölümü öğrencilerinin Can Akengin Sanat Galerisi’nde açtıkları sergide yer alan iki yağlıboya resim, “nü” oldukları gerekçesiyle sergiden çıkarıldı.

3) Mersin Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü Yeni Yıl Karma Sergisi’nde bulunan nü resimler, henüz belirlenemeyen kişi veya kişiler tarafından bıçaklandı.

4) Muğla’nın Fethiye İlçesi’nde, Süha Semerci’nin açtığı sergide yer alan nü resimler ve konsept amacıyla yerleştirilen şaraplar, ramazan ayı gerekçe gösterilerek, Fethiye Belediyesi Kültür Merkezi görevlilerince kaldırılmak istendi. Uygulamaya tepki gösteren ressam Semerci, sergisini kapattı.

5) Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı, ünlü Fransız ressam Eugene Delacroix’ya ait “göğüsleri açık bir kadının” yer aldığı “Liberty Leading the People” (Halka Yol Gösteren Özgürlük) isimli tablosunu ders kitaplarından çıkardı. Fransız devrimiyle özdeşleşen resimlerden biri olarak bilinen eser, 2001′den beri ders kitaplarında bulunuyordu.

Uzatmaya gerek var mı? Bunların hepsi bir-iki yıl içinde oldu.

Peki, dün nasıldı?

Bunu uzun uzadıya yazarak değil, resimlerle/minyatürlerle anlatmak en iyisi diye düşünüyorum.

Sadece ‘nü’ resme yasak yok

Tarih 26 Aralık 2006.

Kızılay’ın “kurban bağış kampanyası” için bastırdığı afişte, oğlu İsmail’i kurban etmek isteyen Hazreti İbrahim’e koç indiren Cebrail tasviri büyük tepki çekti.

Tepki; Hz. İbrahim’in yüzünün gösterilmesi ve Cebrail’in kadın biçiminde tasvir edilmesiydi. İddialara göre peygamberlerin yüzü gösterilmezdi ve meleklerin de cinsiyeti olmazdı.

Tepkiler üzerine Kızılay afişi toplattı!

Hz. Muhammed’in yüzünün gösterilmediğini herkes biliyordu. Ancak tüm peygamberlerin yüzünün gösterilmesinin yasak olduğu ilk kez duyuluyordu.

Peki, Osmanlı minyatürlerinde peygamberler ve melekler nasıl gösteriliyordu?

En iyisi yine minyatürlerle sorunun yanıtını bulmaya çalışalım.

Osmanlı’nın resimlerdeki hoşgörüsü / FotoHaber

SONUÇ

Sansür, sanatın düşmanıdır.

Sansür, özgürlüğü yok eder.

Sansür, yaratıcılığı öldürür.

Osmanlı’nın Paris Elçisi Halil Şerif Paşa, kadının cinsel organını ayrıntılarıyla gösterdiği için tartışmalar yaratan ve bugün dünyanın en önemli müzelerinde sergilenen, Gustave Courbet’in 1866′da yaptığı “Dünyanın Kaynağı” adlı tablosunu ilk satan alan kişiydi!

Nereden nereye geldik. Neyse…

Yazımızı ilginç bir anekdotla bitirelim:

Madrid Prado Müzesi’nde İspanyol ressam Goya’nın (1746-1828), aynı kadını resmettiği iki tablosu vardır: “La Maja Desnuda” ve “La Maja Vestida”; “Çıplak Maja” ile “Giyinik Maja”.

Yani: Goya, Maja’yı bir giyinik bir de çıplak olarak resmetmişti.

Rivayete göre; İspanya Kralı IV. Carlos, çirkin karısı Kraliçe Maria Luisa kendisini ziyarete geleceği zaman “La Maja Vestida”yı duvarına asarmış; kraliçe gidince “La Maja Desnuda”yı!..

Bizim durumumuz biraz Kral IV. Carlos’a mı benziyor acaba? Ne dersiniz?..

Mevcut hükümetin sadece resimle değil heykellerle de sorunu var. Son yedi yıldır caddelerimizde yeni yapılan bir heykel gördünüz mü?

soner yalçın

Yazı kategorisi: Sanat Sansürü | Etiketler: , , | » yorum bırak;

MHP’nin 40 yıldır bitmeyen derdi

Yazan: muzunay Temmuz 9, 2009

 

Türban serbestisinin önünü açan Anayasa değişikliğine MHP’nin destek vermesi bazı çevreleri şaşırttı. Görünen o ki, bu kesimler MHP’nin tarihini, düşünsel dünyasının oluşumunu pek bilmiyor.

Alparslan Türkeş ile Nihal Atsız’ın yollarının neden ayrıldığını; katıksız bir Türkçü olan Ali Balseven’in dava arkadaşı ülkücüler tarafından neden öldürüldüğünü bilmeyenler, MHP’nin bugününü anlayamazlar. İşte 40 yıl önceki o yol ayrımının hikáyesi.

TARİH: 25 Mayıs 1973. Yer: Ankara. Ali Balseven, 25 yaşındaydı. Kahramanmaraşlıydı. Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi son sınıf öğrencisiydi. MHP’liydi. Ama…

O gün akşamüzeri Kurtuluş Parkı’nda bir grup MHP’li tarafından önü kesildi. Ali Balseven karşısına çıkanların hepsini tanıyordu. Dava arkadaşlarıydı. Hepsi ülkücüydü.

Ancak…

Bozkurtlar birbirine düşmüştü. Başbuğ o günlerde söylemişti o ünlü sözünü:

“Davadan döneni vurun!”

O gün ülküdaşları, Ali Balseven’i bıçaklayarak öldürdü. Peki, neden?

Ali Balseven davadan mı dönmüştü? Hayır! Birini mi ihbar etmişti? Hayır! Peki, suçu neydi? Suçu…

MHP’de her şey dört yıl önce bir kongrede başlamıştı.

KIRILMA NOKTASI

Tarih: 8 Şubat 1969. Yer: Adana

O gün şehir merkezi çok hareketliydi. Mavi gömlek giyen dokuz genç, motosikletlerle kentte tur atıyordu. Dokuz motosiklet; Alparslan Türkeş’in doktrini “dokuz ışık”ı temsil ediyordu.http://preview.hurriyet.com.tr/preview/image.aspx?picid=5049479

Mavi gömlek neyin simgesiydi? Bilinmiyor. Bilinen, Mussolini’nin yarı-askeri gençlik örgütü militanlarının kara gömlek giydiğiydi. Motosikletli gençler gerekli ilgiyi topladıktan sonra kent merkezine geldiler.

Burada, 16 bağımsız Türk devletinin bayraklarını taşıyan 16 gençle buluştular. Alana gelen mehter takımı, ara vermeden büyük bir coşkuyla çalmaya başladı. Kalabalık giderek artıyordu. Alparslan Türkeş ve parti yöneticilerinin gelmesiyle yürüyüşe geçildi.

Askeri bir disiplin altında yürüyenlerin istikameti; milliyetçi hareketin en büyük tarihsel dönüşümünün yaşanacağı kurultay salonuydu.

Şehir merkezinden gelenleri kongre salonunda bir o kadar daha kişi karşıladı. Bu grup Türkeş’e mesafeliydi; liderleri ırkçı-Turancı Nihal Atsız idi.

“Tanrı Türk’ü Korusun” pankartı altında toplanmışlardı. Orta Asya nostaljisini canlandırmak isteyen bu gençler arasında paganist simgeler modaydı.

Bu nedenle hemen hepsi kalpak giyiyordu. Sarkık bıyıklıydılar. Yakalarında Bozkurt rozetleri vardı. Esir Türklerin kurtarılıp, yeniden inşa edilecek “Büyük Türkiye”ye inanıyorlardı. Turancıydılar.

“Adsız”dılar; Göktürkler’de henüz kamusal bir görevi yerine getirmemiş gençler özel isim taşıyamazlardı. Kendilerini kanıtlayana kadar bu gençlere “adsız” denirdi.

Aşırı milliyetçi Nihal Atsız, bu nedenle kendine “Atsız” soyadını seçmişti. Karşılıklı sloganlar altında kongre başladı.

AYRIŞMANIN NEDENİ

27 Mayıs 1960 askeri müdahalesine katılan dokuz subay, 22 Şubat 1964 tarihinde Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’ne katıldı. Liderleri Alparslan Türkeş’ti. Bu ekip kısa bir süre sonra partiyi ele geçirdi. Alparslan Türkeş, partinin genel başkanı oldu.

İhtilalci subayların parti yönetimine gelmesiyle CKMP’de büyük dönüşümler yaşandı. Örneğin, partinin o tarihe kadar ülke yarısında teşkilatı varken, bu sayı hemen 61 il ve 435 ilçeye yayıldı.

Türkiye ilk kez, partili gençlerin kendilerine verdikleri isimle, “komando yürüyüşü”yle tanıştı. Genel Başkan Türkeş’e, “Başbuğ” deniliyordu.

CKMP, Türkçü bir partiydi. Bu siyasal çizgi geniş kitlelerle buluşamıyor; oy alamıyordu. Türkeş ve arkadaşları, “ayakları yere basmayan romantik Türkçü” parti çizgisini değiştirmeye karar verdi.

Türkeş ve subay arkadaşları her ne kadar cumhuriyetçi, laik ve Türkçü olsalar da, oy alabilmek için İslam motiflerinden yararlanmaya karar verdiler!

Siyaset dünyasında İslam’ın ne kadar önemli olduğunu sosyolojik olarak kavradılar. Bu değişim/dönüşüm sadece parti programıyla sınırlı olmayacaktı; hareketin simgeleri/sembolleri bile değiştirilecekti.

İşte Adana kongresi bu amaçla toplanmıştı.

Adana’da toplanılmıştı; çünkü biliyorlardı ki Ankara, İstanbul gibi kentlerde parti çizgisinin değişmesine karşı çıkan güçlü bir “Türkçü” grup vardı.

Ve iki gün süren Adana kongresinde büyük tartışmalar, kavgalar ve ayrışmalar yaşandı…

BÜYÜK DÖNÜŞÜM

Kongre iki gün boyunca hayli hareketli geçti. Kongre Başkanı Orhan Kaleli bile divandan istifa etmek zorunda kaldı. Türkçülerin simgesi “Tanrıdağı”nın yanına, İslamiyet’in simgesi “Hiradağı” eklenip yeni bir slogan üretilmişti: “Tanrıdağı kadar Türk, Hiradağı kadar Müslüman.”

Zamanla, “Tanrı Türk’ü Korusun” pankartının yerini de “Kanımız Aksa da Zafer İslam’ın” alacaktı! Benzeri İslami simgeler, Türkçü gruptan “Türkler Araplaştırılmak isteniyor” şeklinde tepki aldı.

Nihal Atsız ekibi, kongrede direkt Türkeş’i hedef aldı. Aslında Nihal Atsız ile Türkeş’in dava arkadaşlığı çok eski yıllara dayanıyordu.

Türkeş daha Kuleli Askeri Lisesi’nde öğrenci iken Nihal Atsız ile tanışmıştı. Onu öğretmeni bilmişti!

1944 Türkçüler Davası’nda birlikte yargılanıp hüküm giymişlerdi. Şimdi ise karşı gruptaydılar. Nihal Atsız ekibi, kongrede hep benzer sözleri söylediler Türkeş’e:

“Sen git güvendiğin Araplara biat et!”

“Oy toplamak için Arap develere bin!”

Sonuçta, Nihal Atsız grubu, kongreyi kaybetti. Türkçüler ellerindeki parti kimliklerini kürsüye doğru fırlatarak salondan ayrıldılar.

Nihal Atsız, gazetecilere şu açıklamayı yaptı:

“MHP’de Allah, Tanrı’yı kovdu!”

Türkçülük, Osmanlı Devleti’nin son döneminde doğmuş; Cumhuriyet ile birlikte dirilmiş; 1969 kongresinde öldürülmüştü!

ÜÇ HİLAL

Türkçü grubun kongreyi terk etmesinin ardından Türkeş ve arkadaşları önergeleri tek tek kabul ettiler. Parti adından başlayarak hareketin her şeyini değiştirdiler:

Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP) adı, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) oldu.

“Bozkurt” sembolü/amblemi, yerini “Üç Hilal”e bıraktı.

“Bozkurtlar”, “Ülkücüler”e dönüştürüldü!

“Türkçü” yerine “milliyetçi” sıfatı tercih edildi.

“Türkçüler Derneği” lağvedildi; “Milliyetçiler Derneği” kuruldu.

Sadece “Başbuğ”a dokunulmamıştı.

27 Mayıs’ın “kudretli albayı” Türkeş, kısa bir süre sonra Kábe’ye gidip hacı oldu.

MHP artık kendine yeni bir yol çizmişti.

Ve bu yolda “Şamanist” saydığı “Bozkurtlara” ihtiyacı yoktu.

Çünkü:

Bozkurtlar, Şamanist gelenekleri canlı tutmak, unutturmamak istiyordu.

O kadar Türkçüydüler ki, Sakarya, Adapazarı’na gidip Orta Asya’dan getirilen kımızı içiyorlardı.

Hatta 1960′lı yılların sonunda üniversitelerde siyasal kavgaların başladığı o günlerde, Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencisi Fehmi Yücesoy okulda solcu öğrencilerden dayak yiyip yere düşünce, “Bana yardım et gök tanrısı” diye dua etmişti!

Niyazi Adıgüzel, Nihat Çetinkaya gibi isimler İstanbul Şamanistler Derneği’ni kurmuştu!

UTANGAÇ SÖYLEM

Alparslan Türkeş, sadece Türkçülerle yollarını ayırmadı. O artık utangaç bir Kemalist idi. Parti binalarından Atatürk resimleri indiriliyordu artık.

1960′lı yılların sonu, 1970′li yılların başı aynı zamanda Türkiye’deki partilerin yeniden saflaşmaya başladığı bir dönemdi.

MHP bu dönemde ideolojikleşme ve radikalleşme konusunda mevcut partilerden daha aktifti. Propaganda konuşmalarında, laikliğin yerini oy avcılığına dönük İslami söylemler aldı.

Politikada mistik/dinsel bir yaklaşımı benimsedi. Kırsal alanlar ve varoşlar için bu söyleminin önemli olduğunun farkındaydı.

Bu nedenledir ki, ülkücüler otobüslere bindirilip Adıyaman’daki Nakşibendi Menzil Şeyhi’nin elini öptürülmeye götürülmesine ses çıkarmıyordu.

Tarikatlar Türkeş’i ziyaret ediyor; ona tüfek hediye ediyorlardı!

Türkeş artık pragmatikti: Türkçü söylemlerle sadece üniversitedeki öğrencilerin dikkatini çekeceğini biliyordu. İsteği, İslamcı söylemlerle “köksüzlük sorunu” yaşayan köylü gençleri toplumsal harekete çekmekti.

Laik Türkeş, tarikatlara yakınlaştı. Öncelikli ilk hedefi Orta Anadolu’daki Sünni Müslümanların oylarını almaktı.

Başarılı da oldu.

ALEVİLER

Ali Balseven’in cenazesine MHP’den kimse katılmadı. Cenazede sadece Türkçüler vardı. Tabutu Türk bayrağı ve Bozkurt flamasına sarılıydı.

Başları kalpaklı, sarkık bıyıklı Türkçüler, yoldaşlarının tabutunu Kahramanmaraş’a kadar taşıdılar.

Ve…

Bilinmeyen bir gerçektir:

Ali Balseven Alevi’ydi.

Alevilerin MHP’ye uzak durmasının bir nedeni de Ali Balseven cinayetidir.

Sonuç:

MHP’nin 40 yıllık siyasal çizgisinde bir sapma yoktur.

‘Bozkurtçunun Amentüsü’

Biz kimiz?

Bozkurtçularız.

İdeolojimiz nedir?

Bozkurt Türkçülüğü.

Neye inanırız?

Türk ırkının ve Türk milletinin, her ırktan ve her milletten üstün olduğuna!

Bu üstünlüğün kaynağı nedir?

Türk kanıdır.

Türk doğuştan mı üstündür?

Türk, doğuştan üstün ve kabiliyetlidir. Türk, zekásını, yiğitliğini, askeri dehasını ve her hususta büyük kabiliyet ve istidadını kanından alır.

Bu üstünlük kaybolabilir mi?

Kötü idare ve kötü muhitin tesiriyle azalırsa da bu muvakkattir. Türk kendi gelişmesini tekin edecek iyi bir idare ve iyi bir muhit yaratır yaratmaz bu üstünlüğü yeniden parlar.

Bu üstünlük ne vakit büsbütün kaybolur?

Eğer Türk’ün kanı yabancı kanlarla bulanırsa. Bu takdirde melez ve karışık kanlı olarak doğacak nesiller, Türk’ün maddi manevi hususiyetlerini taşımazlar ve öz bir Türk gibi üstün soydan olamazlar.

Bozkurtlar niçin ırkçıdır?

Bozkurtçuların ırkçı olmalarının diğer bir sebebi de içtimaidir; Bozkurtçular biliyor ki Türk’e ancak Türk’ten fayda gelir. Türk olmayanlar ve her çeşit dönmeler, ne kadar Türk terbiyesi ile büyürlerse büyüsünler hiçbir zaman bir öz Türk’e benzemeyecekleri gibi bir öz Türk gibi de bu millete hizmet edemeyeceklerdir.

Türk derken, 9 göbeği Türk olanları mı kastediyorsun?

Gönül öyle isterdi. Fakat realiteleri gören Bozkurtçular, atalarının dörtte üçü Türk olan veya 4 göbekten beri kanca Türkleşmiş olanları da Türk saymaktadırlar.

Bozkurtçular Pantürkist midir?

Evet…

“Bozkurtçunun Amentüsü”nü kaleme alan isim Reha Oğuz Türkkan idi.

(Bozkurt Dergisi, Sayı 1, 5 Mart 1942.)

“Türkçülük” özellikle II. Dünya Savaşı döneminde ırkçılığa dönüşüvermişti.

 soner yalçın

Yazı kategorisi: Mhp'nin Kuruluşu | Etiketler: , , | » yorum bırak;

Bizi affedebilecek misin Carina

Yazan: muzunay Temmuz 9, 2009

 

Hollandalı Carina Thuijs’ın yanmış cesedi, Türkiye’den doğduğu kasaba Doetinchem’e götürüldü ve orada defnedildi. Annesi, toprağa verilmesine rağmen biricik kızının öldüğüne inanmadı. “Kızım söylediği tarihte mutlaka gelecek” diyordu herkese.

Carina’nın dönüş bileti tarihinde havaalanına gitti. Uçak havaalanına indi. Ama Carina yoktu. Anne Thuijs, kızının öldüğünü o an anladı ve olduğu yere yığılıp kaldı. 22 yaşındaki Carina Thuijs’ın Sivas Madımak Oteli’ndeki son saatleri…

TARİH: 2 Temmuz 1993. Yer: Sivas/Madımak Oteli. Saat 13.30. Madımak Oteli’nin lobisi kalabalık. Lobidekiler, yarım saat sonra Pir Sultan Abdal Şenlikleri kapsamında Kültür Merkezi’nde başlayacak Arif Sağ’ın konserine gitmek için son hazırlıklarını yapıyor.

Carina Thuijs, aynı odada kaldığı Yasemin ve Asuman Sivri kardeşleri bekliyor. Bu arada lobidekileri izliyor.

Arif Sağ, sazının akordunu yapıyor.

Bir köşede Türk edebiyatının “ulu çınarı” 65 yaşındaki Yazar Asım Bezirci, iki büyük halk ozanı Muhlis Akarsu ve Nesimi Çimen ile muhabbet ediyor.

Bir başka grupta ise şairler bulunuyor: Metin Altıok, Dr. Behçet Aysan, Uğur Kaynar. Ekibin espri kaynağı, karikatürist Asaf Koçak da orada.

Semah ekibi bir köşede hocaları Kamber Çakır ile sohbet edip gülüyorlar. Carina, tek tük bildiği Türkçe sözcüklerle bu neşeli grubu anlamaya çalışıyor.

Herkesin kendisine gülümseyerek bakması çok hoşuna gidiyor. Hollanda’daki çekingenliği üzerinden atmasına, insanlarla rahat diyalog kurmasına kendisi de şaşırıyor.

Oda arkadaşları Yasemin ve Asuman’ın merdivenlerden inişini görüyor; el sallıyor onlara.

ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİSİ İDİ

Carina, Türkiye’ye 11 gün önce 21 Haziran’da gelmişti.

Leiden Üniversitesi Kültürel Antropoloji Bölümü son sınıf öğrencisiydi. Bitirme tezini, sınıf arkadaşı Maryze Schoneveld ile birlikte hazırlayacaklardı. Tezlerinin konusu: Türk kadınlarının aralarındaki ilişkilerin nasıl yapılandığı; nelerle uğraştıkları ve aile içindeki rolleriydi.

Maryze, Hollanda’da yaşayan Türk kadınlarını; Carina ise Türkiye’deki kadınları araştıracak, sonra karşılaştırma yapacaklardı. Bu konuda kendilerine yardım edecek kişi ise aynı şehirde, Doetinchem’de yaşayan bir Türk, Rahmi Sivri idi.

Rahmi Sivri, Carina’yı Ankara Dikmen’de yaşayan akrabaları Sivri Ailesi’nin yanına gönderdi. Oteldeki Yasemin ve Asuman, bu ailenin kızlarıydı.

Yasemin Sivri, 18 yaşındaydı ve Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde okuyordu.

Asuman Sivri ise 16 yaşındaydı; lise ikinci sınıfta öğrenciydi. İkisi de Pir Sultan Abdal Derneği’nde görevliydi. Yasemin, derneğin kütüphane sorumlusu, Asuman ise semah ekibindendi.

Carina, bir ay konuk olacağı Sivri Ailesi’ni çok sevmişti. Bu arada, Ankara Üniversitesi TÖMER Dil Merkezi’nde bir ay sürecek Türkçe kursuna başlamıştı. Ardından Çorum’un Mollahasan Köyü’nde çalışmalar yapacaktı.

Bir yandan dil kursuna giden Carina, arta kalan zamanlarında Yasemin ve Asuman Sivri ile birlikte Pir Sultan Abdal Derneği’ne gidiyordu. Sivas’taki şenliğe gitmeyi çok istiyordu.

Yasemin ve Asuman, “Sivas’ta su bulamazsın, aç kalırsın, yatacak, kalacak yer bulamazsın” diyorlardı.

Carina, “Siz ne yerseniz ben de onu yerim, siz nerede kalırsanız ben de orada kalırım” diyordu sürekli.

30 Haziran günü otobüs Ankara’dan hareket ettiğinde, yolcular arasında en mutlu kişilerden biriydi Carina…

SAAT 14.00

Carina’nın el salladığını gören Yasemin ve Asuman ona doğru yürüyor. Asuman telaşlı; Carina’ya “Telefon geldi mi” diye soruyor. Hayır. Halbuki ağabeyi Yalçın Sivri saat tam 14.00′te arayacağını söylemişti. Yoksa haber tatsız mıydı; ondan mı aramıyordu? Yasemin kardeşini sakinleştiriyor: “Arar merak etme.”

O sırada lobiye Aziz Nesin geliyor.

Herkes hazır; konsere gidilmek üzere otelin kapısına yöneliyorlar.

Dışarıdan slogan sesleri gelmeye başlıyor: “Müslüman Türkiye”… “Kahrolsun Laikler”…

Ne oluyordu?

Öğreniyorlar:

Cuma namazından çıkan 500 kişilik grup, taşlar ve sopalarla konserin yapılacağı Kültür Merkezi’ne saldırmaya başlamıştı.

Konseri izlemek için gelenler karşılık verince, çatışma çıkmış; polis grupları zor dağıtmıştı. Ancak, konsere gelenler dağıtılırken, saldırganların hedefinde Madımak Oteli vardı.

Oteldekiler dışarı çıkmıyor. Ortalığın sakinleşmesini bekliyor.

Konserin iptal edilmesi canlarını sıkıyor. Basın bildirisi hazırlayarak yasaklamayı kınamak istiyorlar. O sırada polis, otelin önünü kuşatmaya alıyor. Azgın kalabalık otelin önüne kadar geliyor.

SAAT 15.30

Carina ilk kez tedirgin oluyor. Çünkü sürekli gülen insanların yüzü ilk kez asılmaya başlıyor. Salonda gerginlik var.

Sorduğunda, “Türkiye’de olur böyle şeyler, aldırma” diyor arkadaşları. “Birazdan biter.”

Biteceğe pek benzemiyor. Saldırganlar otele girmeye çalışıyor. Yönetmen Erdal Ayrancı, Ozan Hasret Gültekin, Şehir Planlamacısı Muammer Çiçek, üniversite öğrencileri Serkan Doğan, Murat Gündüz, Ahmet Özyurt otelin giriş kapısına masa ve sandalyelerden barikat kurmaya başlıyor.

“Yaşlılar, çocuklar yukarıya çıksın!” deniliyor.

Carina, Yasemin ve Asuman’la birlikte odasına çıkıyor. O sırada otele ilk taş atılıyor. Arkasından yüzlercesi mermi gibi yağıyor. Odadan kaçıyorlar. Otelin tüm camları birkaç saniye içinde kırılıyor. Carina herkes gibi koridorda taşların durmasını bekliyor, sessizce.

SAAT 16.30

400 yıl önce Pir Sultan’ı taşlayanlar, o gün dirilmişti sanki…

Kalabalığa katılımlar artıyor. Bağırıyorlar: “Kanımız aksa da zafer İslam’ın…”

Arif Sağ sürekli telefonla Ankara’yı arıyor; yetkilileri haberdar ediyor. Yanıt hep aynı: Korkmayın, askerler geliyor!

Bir avuç polis, kalabalığı otele sokmamak için var gücüyle çabalıyor.

Otelde bulunanlar çaresiz.

Barikatların arkasında bekleyenler, saldırırlarsa ne yapacaklarını konuşuyor. Herkesin elinde fırça sapı, süpürge sapı, sandalye ayağı var. Kimsenin aklından yangın geçmiyor…

SAAT 17.30

Carina, ekipteki kızlarla birlikte koridorda oturmayı sürdürüyor.

16 yaşındaki lise öğrencisi Özlem ve 17 yaşındaki üniversite öğrencisi Nurcan Şahin kardeşlerle sohbet ediyor.

Aynı anda Özlem, çantasından çıkardığı rengárenk iplerle üniversite öğrencisi 19 yaşındaki arkadaşı Handan Metin’in saçını örmeye başlıyor.

12 yaşındaki Koray Kaya, başını ablası 17 yaşındaki Menekşe Kaya’nın dizine koymuş, hiç sesini çıkarmadan yatıyor. O sırada yanlarına karikatürist Asaf Koçak geliyor; mızıka çalıyor.

SAAT 18.30

Kalabalık yedi saattir otelinde önünde. Gitmiyorlar. Bir anlık öfke olamaz bu. Kime, neden bu kin?

Kültür Merkezi önündeki Ozanlar Anıtı yıkılarak otel önüne getiriliyor; parçalara ayrılıp otele fırlatılıyor.

Mustafa Kemal’in “Cumhuriyeti biz burada kurduk” dediği kongre binasının önündeki büstü tahrip ediliyor.

SAAT 19.30

Kalabalık, içeridekilerin kellesini istiyor! Eşit olmayan bir savaş bu. Otelin lobisindeki telefon susmuyor. Olayların çıktığını öğrenen bazı aileler çocuklarını merak ediyor, çırpınıyor yavruları için.

Yalçın Sivri, saatlerdir aradığı otelin telefonunu nihayet düşürebiliyor. Kız kardeşi Asuman’la konuşmak istediğini söylüyor. Asuman’ın telefona gelmesi zor. “Biz aradığınızı söyleriz” diyor oteldekiler. Ağabey Yalçın, “Söyleyin kardeşime karnesini aldım; takdir almış” diyor.

Asuman’ın bütün gün beklediği haber nihayet gelmişti işte; sınıfını takdirle geçmişti.

Sevinçli haberi aldı mı, bilinmiyor.

Çünkü…

Saat tam 19.50′de otelin elektrikleri kesiliyor…

Sonra… Duman kokusu…

Ardından… Kavurucu bir sıcaklık…

Ve alevler…

Gençlerin, çocukların çığlıkları yeri göğü inletiyor. Karanlığın içinde herkes bir yana savruluyor.

Carina, terasa ulaşmak isteyen semah grubunun arasında. Ulaşamıyorlar.

Carina ile birlikte o koridorda oturan semah grubunun gencecik kızları; Yasemin, Asuman, Belkıs, Handan, Gülsüm, Gülender, Huriye, İnci, Menekşe, Nurcan, Özlem, Sehergül, Serpil, Yeşim… Hiçbiri kurtulamıyor.

Eminim; Carina ve o dünyalar güzeli kızlarımız, ozanlarımız, yazarlarımız, aydınlarımız bizi çoktan affettiler.

Peki, biz kendimizi affedebilecek miyiz?

Okuma yazmayı unutan yazar!

Madımak Oteli’nin 109 ve 110 numaralı odaların pencerelerinden karşı binaya geçiş vardı. Buradan kaçan 31 kişi kurtuldu. Kendini eşiyle birlikte otelin boşluğuna atan Yazar Lütfiye Aydın’ın trajik hikáyesi bugün hálá sürüyor…

ALEVLER giderek yükseliyor.

Herkes çığlık çığlığa can derdinde.

Lütfiye Aydın yangından kurtulmak için, eşi Avukat Cafer Can Aydın’la birlikte kendini otelin apartman boşluğuna bırakıyor.

Dumandan göz gözü görmüyor. Bağırıyorlar. Bağırıyorlar.

Güçleri bitiyor. Dumandan zehirlenip bayılıyorlar…

İtfaiye araçları otele ulaşmak istiyor. Göstericiler, araçların tekerleklerinin önüne yatarak engellemek istiyor.

Polis havaya ateş açıyor.

Yangın söndürme çalışmaları nihayet başlayabiliyor.

İtfaiye yangını söndürürken, otel boşluğunun üzerindeki camlar patlıyor; kızgın camlar, yerde baygın yatan Lütfiye Aydın’ın üzerine yağmur gibi yağıyor…

Gece 01.00. Yangın tamamen söndürülüyor.

Otelden 35 ölü çıkarılıyor.

Duvar dibinde olduğu için camların pek değmediği Cafer Can Aydın kendine gelir gibi oluyor. Güçlükle dışarı çıkıyor. Bir polis onu görüyor, şaşırıyor, “Başka yaşayanlar var mı” diyor.

Eşi Lütfiye Aydın’ın adını söylüyor, bayılıyor.

Otel hálá tütüyor.

Ve otelden en son Lütfiye Aydın çıkarılıyor…

LÜTFİYE AYDIN MORGDA

Polis, Lütfiye Aydın’ın öldüğünü düşünüyor. Bir kamyonetin arkasına koyup hastane morguna kaldırıyor.

Cafer Can eşinin öldüğüne inanamıyor. Sabaha karşı morga gidiyor güç bela.

Doktordan rica ediyor; son kez bakması için. Doktor “Sivri bir şey var mı” diye soruyor. Kalemini veriyor. Kalem Lütfiye Aydın’ın ayağına batırılıyor. Tepki veriyor; yaşıyor…

Aradan birkaç saniye geçiyor, Lütfiye Aydın sayıklıyor: “Ce… ce”

Eşi tamamlıyor: “Ceren… Ceren…”

Ceren kızlarının adı.

Cafer Can hem kızının adını “Ceren, Ceren” diye tekrarlıyor, hem de haykıra haykıra ağlıyor.

Lütfiye Aydın kurtulmuştu. Ama bu kurtuluş hiç de kolay olmayacaktı…

GATA YANIK MERKEZİ

Lütfiye Aydın’ın vücudu ağır derecede yanıktı.

Önce Sivas’ta tedavi görüyor; daha sonra Ankara’da GATA Yanık Merkezi’nde.

Olaydan üç gün sonra 5 Temmuz günü gözünü GATA Yanık Merkezi’nde açıyor.

Ne güzel tesadüf; 5 Temmuz kızları Ceren’in doğum günüydü; 17′yi dolduruyordu.

O gün, 35 gün sürecek zorlu tedavi sürecine başlıyor doktorlar. Ölü derileri tek tek soyuluyor. Yatağı bir küvet oluyor.

Konuşmakta zorlanıyor. En yakınlarını dahi tanıyamıyor.

Cumhuriyet Pazar Bulmacası çözme alışkanlığı vardı. Hastanedeyken sürekli “Bana bulmacamı getirin” diyor. Nedense bir türlü getirilmiyor bulmaca. Sonunda bir gün getiriyorlar. Dünyalar onun oluyor. Kalemi eline alıyor ve öylece kalakalıyor. O da ne; harfler birbirine giriyor. Zorluyor zorluyor olmuyor. Okuyamıyor.

Gazeteyi neden getirmediklerini anlıyor…

ODADAN ÇIKMIYOR

Aylar sonra hastaneden taburcu oluyor.

Evine gelir gelmez, odasının perdelerini kapattırıyor. Günlerce çıkmadan o karanlık odada tek başına yaşıyor.

Eşi ve kızının büyük çabasıyla, günlerce verdikleri mücadele sonunda hayata dönüyor.

Edebiyat öğretmeni, Yazar Lütfiye Aydın, okuma yazmayı yeniden öğreniyor.

Zamanla, odasından, evinden çıkmaya başlıyor. Sokakta, haline bakıp soranlara, “Trafik kazası geçirdim” diyor. Yalan söylemiyor aslında; çünkü öyle biliyor. Ne Sivas’ı, ne Madımak Oteli’ni, ne de yangını hatırlıyor.

Bir gün odasından katıla katıla ağlama sesi geliyor.

Anımsıyor, tüm olup biteni…

Hemen bir daktilo istiyor; yazmak istiyor. Yazarsa belki arkadaşlarını, gencecik çocukları geri getireceğini düşünüyor. Oturup yazmaya başlıyor. Sekiz saat sürüyor yazması; yarım sayfa ancak yazabiliyor.

Pes etmiyor. Yazmayı bırakmıyor.

Lütfiye Aydın, bugün zor yazıyor ve güçlükle konuşuyor

Onun için Madımak yangını hálá sürüyor.

Ya sizin için…

soner yalçın

Yazı kategorisi: Katliamlar | Etiketler: , | » yorum bırak;

Misyonerler 200 yıldır Anadolu’da

Yazan: muzunay Temmuz 9, 2009

“Tanrı’nın İşçileri” olarak tanımlanan misyonerler, Osmanlı’ya 1815 yılında ayak bastı. İlk saldırıya Bitlis’te uğradılar.

İki misyoner George C.Knapp ve Dr. George C.Raynolds ağır yaralandı. Saldırganlardan Musa Ağa ve adamlarının gerekçesi şuydu: “Bizi tahrik ettiler… ” Misyonerlerin dünyada en başarısız oldukları bölge Anadolu oldu; “din ihracı” yapamadılar ama Müslümanları patatesle, dikiş makinesi ve gaz lambasıyla ilk onlar tanıştırdı. Misyonerler, ilk kayıplarını ise Anadolu’ya geldikten yaklaşık 200 yıl sonra geçen hafta Malatya’da verdiler. İşte misyonerlerin Anadolu’da ateşle dansının kısa bir hikáyesi…

YIL 1863. Yer Bitlis. Kürt Hoyti Aşireti lideri Musa Ağa ve adamları, Heresan mahallesinin çıkışındaki ağaçların arkasına saklanmışlar, gözlerini yola dikmiş, misyonerleri bekliyorlar.

Ellerinde sopa var. Hepsi öfkeli. Öfkeleri Amerikalı misyonerlere…

Kimdi bu Amerikalılar?

Amerikalı misyonerler, merkezi Boston’da olan ve 1810 yılında kurulan “American Board of Commissioners for Foreing Missions” (kısaca ABCFM ya da BOARD) diye bilinen misyoner teşkilatının üyeleriydi.

Bu kuruluş Kalvenci geleneği temsil eden Protestan mezhebine inanan misyoner örgüttü. Anadolu’yla tanışmalarının tarihi eskiydi. Anadolu’ya ilk gelen misyonerler Pliny Fisk ve Levi Parsons adlı iki Amerikalıydı.

Tarih 15 Ocak 1820. Yer İzmir’di. Osmanlı Devleti’ne gelen ilk misyoner ise İngiliz “Church of Missionary Society” adlı kuruluşa bağlı çalışan bir papazdı. Yıl 1815′ti. Yer, Kahire’ydi. Bu öncü misyonerleri, zamanla diğerleri takip etti.

MİSYONERLİĞİN ALTIN DÖNEMİ

Doğu’da misyonerlik faaliyetlerinin başlama tarihi 1850′li yıllardı. İki önemli şube Sivas ve Harput’ta kuruldu. Sonra diğer bölgelere yayıldılar. Misyonerlerin amacı neydi? Misyonerlerin Anadolu’ya akın etmesinin sebebi, Hz. İsa’nın havarilerine söylediği şu buyruğunda gizliydi:

“Gidiniz! Gerçeği (İncil’i) onlara anlatınız.”

Soruyla devam edelim:

Niye özellikle 19. yüzyıldan sonra Anadolu’ya akın etmeye başladılar? Sorunun yanıtını vermeden önce, misyonerlik tarihi beş döneme ayrılır, ona bakalım:

1) Havariler Dönemi (33-100)

2) Kilise Kurucuları Dönemi (100-800)

3) Ortaçağ Dönemi (800-1500)

4) Reformasyon Dönemi (1500-1650)

5) Reformasyon Sonrası Dönem (1650-1800)

Modern misyonerler dönemi 1793 yılında Misyoner William Carey’in Hindistan’a gitmesiyle başladı.

Soruya dönersek, evet 19. yüzyıl ile 20. yüzyıl, misyonerliğin altın çağıdır. Çünkü bundan önceki dönemler Avrupa’da din/mezhep savaşlarıyla geçmiştir. Ancak 17. ve 18. yüzyıl aydınlanma/din reformlarıyla barış sağlanabilmişti. Yani artık, Hz. İsa’nın buyruğunu yerine getirecek zemin sağlanabilmişti.

İşin dinsel yönü kadar siyasi yönünün de olduğunun altını çizmemiz gerekiyor. “Altın çağ”ın bir diğer nedeni de kapitalizmin emperyalizme dönüştürdüğü bir dönem olmasıydı. Anadolu’da sadece Amerikalı misyonerler yoktu.

Her ülkeye mensup misyonerler vardı. Protestanlar, Katolikler, Ortodoksların ayrı ayrı misyonerleri Anadolu’daydı. Osmanlı’da misyonerlik faaliyetini yürütenler daha çok Protestanlardı. Katolik kilisesi ve Rus Ortodoks kilisesinin de faaliyetleri vardı ama bunlar sınırlıydı. Anadolu’da bunların kendi aralarında birbirleriyle hiç geçinemediklerini de eklemeliyiz.

Bitlis’teki gergin bekleyişi unutmayalım. Musa Ağa ve adamları, dövmek için Amerikalı misyonerleri bekliyorlardı. Böylece başlarındaki “büyük beladan” kurtulacaklardı!

Bu “bela” neydi ki?

Misyoner George C.Knapp, 1856 yılında Anadolu’ya gelmişti. O tarihte misyoner sayısı 24 kişiydi. Bütün misyonerler gibi, Amerikalı yoksul bir ailenin çocuğuydu. İyi eğitimliydi. Misyonerlerin 21 merkezinden biri olan, Bitlis İstasyonu’nun sorumlusuydu. Misyoner katliamının yapıldığı Malatya, o yıllar Bitlis’e bağlı uç-istasyondu.

BİTLİS’TE BEŞ AMERİKAN OKULU

George C.Knapp, 1860′tan itibaren Bitlis’te inşaat çalışmalarını başlatmıştı. İnşaatlardan biri okul yapımıydı. Aynı yıl inşaatı bitirdiler. Bitlis’e Kız Mektebi açtılar. Okulun müdiresi Matmazel Mishery idi. Okulun 50 öğrencisi, dört öğretmeni vardı; üçü Osmanlı biri Amerikalı.

İki yıl sonra aynı mahalleye erkek okulu açtılar. Bu okulun da 64 öğrencisi, dördü Osmanlı biri Amerikalı beş öğretmeni vardı. Okulları yetimhane binası takip etti. Bitlis, Amerikalı misyonerlerin “egemenliğindeydi!”

Keza Siirt Fransızlarındı; sadece onların okulları vardı! Bir misyoner kuruluşunun olduğu yerde diğeri bulunmuyordu. Amerikalı misyonerler, niye Bitlis’te olduklarını soranlara hep aynı yanıtı veriyorlardı:

Yoksullara eğitim ve sağlık hizmetleri götürmek için. Musa Ağa ve adamları bu okullara mı kızmışlardı? Hem evet hem hayır. Çünkü elimizde bilgi yok. Bilinen şu:

Misyonerler geldikleri Anadolu halkının kültürüne yabancıydılar. Geldikleri topraklarda medrese dışında öğrenim kurumu yoktu. Onlar okul açtılar. Açtıkları okullardan bazıları kızlar içindi. Amerikalı misyonerler, Bitlis bölgesindeki okul sayısını zamanla beşe çıkardılar.

‘UZAYLI’ MİSYONERLER!

Bunlar arasında Rahipler Mektebi ve Sanayi Mektebi de vardı. Müslümanlar bu “gávur” okullara çocuklarını göndermiyorlardı; ama başlı başına okul düşüncesi bile tepki alıyordu. Sadece okul açılması değildi tepkilere neden olan. Yaptıkları binaların tarzı bile sevilmiyordu!

Kadın misyonerlerin giysileri, şapka takmaları ve ata binmeleri hayretle karşılanıyordu.

Misyonerlerin kendi ülke bayraklarını binalarına asmaları, yerel halk tarafından hoş görülmüyordu. Misyonerlerin yerel insanlarla diyaloglarında, geleneksel davranış kalıplarına uymamaları da sorun çıkarıyordu. Bölgenin feodal hiyerarşik ilişkilerini umursamıyorlardı; herkese eşit davranıyorlardı.

Halk merak içinde ama uzaktan misyonerleri izliyordu. Aile olarak hep birlikte, üstelik masada yemek yiyorlardı. Masalarında Anadolu’da olmayan yiyecekler vardı; patates gibi. Geceleri gaz ocağı yakıyorlardı. Bu aydınlanma cihazıyla da ilk kez tanışıyorlardı.

Misyonerlerin müzik aletleri de farklıydı. Piyano, akordeon çalıyorlardı. Ellerinde dürbün, fotoğraf makinesi vardı. Ellerinde kısa zamanda yazdıkları ve bugün hálá kullanılan Türkçe-İngiliz sözlük kitabı “Redhouse” vardı.

Ve çok çalışkandılar.

Misyonerler, Anadolu halkına “uzaylı” gibi görünüyordu. Hatta öyle ki, Harput’un ileri gelen üç müftüsü, ziyaret ettikleri misyoner Henry Riggs’e depremin ne zaman olacağını sormuşlardı! Ve klasik insan davranışıdır; insan anlamadığına düşman olur!.. Musa Ağa ve adamları, misyonerlere düşman olmuştu.

‘TAHRİK ETTİLER’

Musa Ağa ve eli sopalı adamlarını çok bekletmeyelim… BOARD’nın Bitlis bölgesi sorumlusu George C.Knapp ve misyoner arkadaşı Dr. George C.Raynolds okuldan çıkıp atlarıyla Musa Ağa ve adamlarının olduğu yere doğru yürümeye başladılar.

Misyoner Knapp, tanıdığı şehrin ileri gelenlerinden Musa Ağa’yı görünce, elini kaldırıp selam verdi: “Hello!” Sonrası malum…

Musa Ağa ve diğer saldırganlar, kendilerine saygısızlık yapıldığı için misyonerleri dövdüklerini söylediler. Tahrik edilmişlerdi! Sonra da eklediler: “Onlar zaten İngiliz ajanı!”

Dünden bugüne Anadolu’daki “gerekçelerin” hep aynı olması rastlantı mı? Devlet, Musa Ağa ve adamlarına pek bir şey yapmadı. Zaten devlette, misyonerlere derin bir güvensizlik vardı. Devlet katında misyoner, yabancı güçlerin ajanıydı.

19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında, başta Ermeni sorunu olmak üzere devlet, Anadolu’daki her olayın günah keçisi olarak misyonerleri görmeyi tercih etti! Bu toprakların yazgısıydı bu kolaycılık anlayışı:

Olayların sebebi olarak iç çelişkiler yerine, yabancı etkileri temel sorun olarak görmek!

Ermeni ayaklanmalarında bazı misyonerlerin rolü yok mudur; vardır elbet!

Ama tek sebep bu mudur? Malatya’daki katliamın bir tek sebebi olabilir mi?

Rahibeye ağlayan Türkler

MİSYONERLER Anadolu’da anlaşılmamıştır; hep şüpheyle karşılanmıştır; yer yer dayak da yemiştir, gibi genel düz bir yorumun çıkarılmasını istemem. Bir başka örnek olay anlatmalıyım:

Misyonerler 1850′li yıllardan beri Sivas’ta görev yapıyorlardı. Ama yaşanılan bir olay, misyonerler ile yerel halk arasında büyük bir dostluk kurdu.

Yıl 1891. Yer Sivas. Orta Anadolu’nun bu büyük şehrinin insanları kolera salgınıyla kırılıyor. Nüfusu 40 bin kişi. Salgın, bin beş yüz insanın hayatını kaybetmesine neden oldu. Beş bin kişi de hasta.

Salgına karşı en büyük mücadeleyi Cizvit misyonerleri yürüttü. Çünkü:

Misyonerler, Hz. İsa’nın Tanrısal gücünün bir kısmını hastaları iyileştirmekte kullandığına inandıkları için tıbbi yardımları başlıca faaliyetleri arasına almışlardı.

Bu nedenle?

Kolera tedavi konusunda uzman misyoner Peder Rougier ve Saint Joseph rahibeleri aylarca Sivas’ta çalıştılar. Sonunda kolerayı yendiler.

Bu arada bu salgın hastalık Tokat ve Kayseri misyonerleri arasında da birer can aldı.

Çalışmaları nedeniyle başrahibe Marie Therese’ye, Fransız hükümeti tarafından şeref madalyası verildi. Rahibe Marie Therese, yıllarca Sivas’ta sağlık hizmetleri çalışmaları yaptı.

Vefat ettiğinde binlerce Müslüman Sivaslı, rahibenin cenazesine katıldı. Gözyaşı döktü…

ANALiZ

Ya futbolcu ya imam!

MESELE ne misyonerlik, ne İncil, ne de yabancı düşmanlığı aslında. Görünür gerekçe o sadece. Kimse popstar yarışmalarına binlerce gencin katılmak için neden başvurduğunu tartışmıyor. Kimse futbol maçlarındaki bıçaklama olaylarını konuşmuyor. Kimse yoksulluğun, işsizliğin, lümpenliğin nedenlerini analiz etmiyor. Kimse gelir dağılımı adaletsizliğinin nelere yol açacağını değerlendirmiyor. Kimse 30 yıldır süren iç savaşın nelere yol açtığını söylemiyor.

Bakın. Bu cinayetler sonuç değil, başlangıçtır. Káğıt üzerinde milli geliri 5 bin dolar diye göstererek sorunları çözemeyiz; kendimizi kandırıyoruz. Sorunu polis-adliye önlemleriyle de engelleyemeyiz. Cezaevlerindeki ranzalarda ikişer, üçer kişinin yattığını biliyor musunuz?

Ne “teşhis” koyabiliyoruz, ne de “tedavi” yöntemini tartışıyoruz. Oyalanıyoruz. Çözümü cezada arıyoruz; bilmiyoruz ki, ne kadar çok ceza verirseniz o kadar çok suç üretilir. Ya da:

Sorunu hep görünürde, elle tuttuklarımızda arıyoruz. Polis beceriksiz… Diziler yönlendiriyor… Milliyetçilik dalgası… Bir de her taşın altında aradığımız yabancı devletler şüphesi var elbet!

Nedenleri, sorumlulukları başkalarının üzerine atarak sorunlarımızdan kurtulacağımızı sanıyoruz. Şark aklı budur işte! Yine öyle yapacağız. Bulacağız görevini yapmayan bir iki emniyet görevlisi! Rahatlayacağız.

Ya da yine “derine” dalıp, “derin ilişkiler” peşinde koşacağız. Aydınlatalım derken bulandıracağız. Unutmayın, en çok zarar verenler, en yararlı olmak isteyenlerdir!

Bir de, her siyasal grubun diğerini suçlamasını izleyeceğiz. Aslında, tüm bu olanların nedenini, 10 yaşındaki bir yoksul çocuk, “Büyüyünce ne olacaksın” diye soran TV muhabirine söylemişti: Ya futbolcu, ya imam!

Burada söylenen, ne bildiğimiz futbolcu, ne de imamdır. Burada söylenen şudur:

Ya zengin olurum, ünlenirim ya da din düşmanlarıyla savaşırım! Malatya vahşetini, ünlü olamamış bu çocuklar gerçekleştirmiştir. İyi hayat sunamadığımız çocuklarımızın sayısı her geçen gün maalesef artmaktadır. Mesele iktisadidir, kültüreldir.

Siyaset bunlardan çok sonra gelir.

Ve anlatmalıyız çocuklarımıza, insanın doğruluğuna kesinlikle inandığı şeyler, asla doğru olmayan şeylerdir!…

Yazı kategorisi: MİSYONERLER | » yorum bırak;

Bir gazetenin çarpıcı hikáyesi

Yazan: muzunay Temmuz 9, 2009

 

İsim babası İstanbullu bir Rum’du; Papadopulos. İkinci sahibi Kayserili bir Ermeni’ydi; Mihran Nakkaşyan. Bir dönem sahibi iki Türk gazeteciydi: İlhami Safa-Cemalettin Saraçoğlu.

İş dünyasından bir patron ilk kez “Sabah” sayesinde Babıáli’ye girdi: Safa Kılıçlıoğlu. İşte, TMSF’nin ikinci kez el koyduğu Sabah Gazetesi’nin 132 yıllık inişli çıkışlı öyküsü.

YIL: 1875. “Sabah” adında gazete çıkaran ilk kişi İstanbullu Rum Papadopulos idi. Yunananistan’ın eski Başbakanı Georgios Papadopulos ya da Rum lider Tassos Papadopulos ile bir akrabalığı var mı; bilinmiyor. Bilinen, bugünkü adıyla Çiçek Pasajı, dünkü adıyla Hristaki Pasajı’nda mücellithanesinin olduğudur. Yani ciltçiydi.

“Sabah”ın başyazarı, 23 yaşında “Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat” adlı Batı tarzında ilk Türkçe romanı yazarak ünlenen Şemsettin Sami idi. Şemsettin Sami (aynı zamanda, Galatasaray Kulübü’nün kurucu Ali Sami Yen’in babasıdır), patronu Rum Papadopulos’la pek anlaşamadı, gazeteden ayrıldı.

Gerek Şemsettin Sami’nin gazeteden ayrılması, gerekse sansürle başının sık sık belaya girmesi yüzünden Papadopulos, 1882 yılında gazeteyi Mihran Efendi’ye sattı.

PADİŞAH’A DUA YAZAN YAZARLAR

Mihran Efendi, 1850 Kayseri doğumluydu. Ermeni’ydi. Küçük yaşta babasını kaybetmişti. Kardeşleriyle geçinemeyince eşeğine atlayıp İstanbul’un yolunu tutmuştu.

Çalışma yaşamına hamallıkla başladı. Sanayi okuluna girip dizgicilik (mürettiplik) öğrendi. Gazetelerde çalışmaya başladı. Para biriktirip küçük bir matbaa aldı. Tanıştığı ciltçi Papadopulos’un teklifiyle Sabah’a idare müdürü oldu.

Sonra “Sabah”ı satın aldı.

Ünlü tarihçi Kevork Pamukciyan, Mihran Efendi’nin yeğeniydi. Onun yazdığına göre Mihran Efendi, Sultan II. Abdülhamid ile çok samimiydi; karşılıklı oturup sohbet ediyorlardı.

“Sabah” yazarları köşelerinde sürekli II. Abdülhamid’e dualar yazıyordu! Hal böyle olunca “Sabah”ın Yıldız Sarayı’ndan tahsisat alması kaçınılmaz oldu! Mihran Efendi satış-pazarlama işlerini iyi kavramıştı.

“Sabah”ı diğer gazetelerin dörtte bir fiyatına sattı. Mizanpajını yeniledi. 1891′de gazetenin satışı 12 bini buldu. “Sabah”ı Asmalımescit 5 numaradaki üç katlı binaya taşıdı. Dönemin ünlü yazarlarını bünyesine aldı. Bunlardan biri de savaş muhabirliği yapan yazar Ahmet Rasim’di.

SAHİPLERİNE UĞUR GETİRMİYOR!

24 Temmuz 1908. II. Meşrutiyet’in ilanı…

Mihran Efendi, rakibi “İkdam” Gazetesi sahibi Ahmet Cevdet ile anlaştı; o gece gazete provalarını görmek isteyen sansür memurları kovuldu; gazeteler sansürsüz çıktı.

İşte bu olay, bugün hálá kutlanan 24 Temmuz Gazeteciler Bayramı’nın doğmasına neden oldu! Yeni dönem başlamıştı ve Mihran Efendi hemen uyum sağladı. İttihatçı oldu!

Üstelik, Mahmud Şevket Paşa’nın Harbiye Nazırlığı döneminde armatörlüğe soyundu. “Konya” adlı şilep aldı. Çok geçmedi bir vapur daha aldı; adını “Sabah” koydu! Üçüncünün adı “Kayseri”ydi!

Mihran Efendi, Birinci Dünya Savaşı bitince, İttihatçıların baş düşmanı, “Peyam” Gazetesi’nin sahibi Ali Kemal’e yaklaştı. Mihran Efendi’nin teklifiyle “Sabah” ve “Peyam” birleştirildi. Yeni gazetenin adı “Peyam-ı Sabah” oldu.

Ali Kemal, ulusal mücadelenin karşısındaydı. Mustafa Kemal ve arkadaşları hakkında çok sert, tahrik edici yazılar kaleme alıyordu. Türk ordusu İzmir’e girince, Mihran Efendi, Ali Kemal’le hemen yolunu ayırdı Gazete tekrar “Sabah” adıyla çıkmaya başladı.

Ali Kemal linç edilerek öldürülünce, Mihran Efendi de korkup 7 Kasım 1922′de “Sabah”ı kapattı ve tüm mallarını satıp Fransa-Nice’e kaçtı. “Nakkaşoğlu” soyadını aldı ve 1944′te Nice’te öldü.

‘YENİ SABAH’ UYANDIRILIYOR

“Sabah” 1938 yılına kadar sessizliğini korudu.

İki gazeteci; İlhami Safa ve Cemalettin Saraçoğlu gazeteyi “Yeni Sabah” adıyla yeniden çıkardı. İlhami Safa, Darüşşafaka Müdürü şair İsmail Safa’nın oğluydu. Kardeşi, ünlü yazar Peyami Safa’ydı.

İlhami Safa, 1918′te öğretmenlikten ayrılmış, basın dünyasına girmişti. “Yirminci Asır”, “Kültür Haftası”, “Yeni Hayat” gibi gazeteler-dergileri yayınladı. Cumhuriyet Gazetesi’nde yazı işleri müdürlüğü yaptı. “Yeni Sabah”ı kurmak istediği dönemde eşi, onu ve 2 yaşındaki oğlunu terk edip moda öğrenmek için Fransa’ya kaçtı. Yılmadı. “Yeni Sabah”ı çıkardı.

Diğer ortak Cemalettin Saraçoğlu, 1893 İstanbul doğumluydu. Gümrük Müdürü Ali Rıza Efendi’nin oğluydu. Saint Joseph mezunuydu. Basına 1918′de çevirmen olarak girdi, Tasvir-i Efkár, İkdam, Tercüman, İleri, Anadolu gibi birçok gazetenin her kademesinde çalıştı.

Çanakkale Savaşı, Menemen Olayı gibi birçok konuda kitap yazdı. 1939′da İlhami Safa hisselerini ortağına devrederek gazeteden ayrıldı. Tek patron artık Cemalettin Saraçoğlu idi. Başyazıları da o yazıyordu. Gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Murat Sertoğlu’ydu. Refii Cevat Ulunay, Sabri Esat Siyavuşgil, Şükrü Baban gibi ünlü yazarları vardı. Bu dönem Eylül 1948′e kadar sürdü.

“Hürriyet” Gazetesi’nin yayın hayatına başlaması, “Yeni Sabah”a tiraj kaybettirdi.

Ayrıca Saraçoğlu yorulmuştu. Basından bıkmıştı. Hobisi Karagöz kuklası toplamaktı. Hobisiyle ilgilenmek, balık tutmak ve kitap yazmak istiyordu. “Yeni Sabah”ı iplik tüccarı Safa Kılıçlıoğlu’na sattı. Babıáli’ye ilk kez bir işadamı giriyordu…

Safa Kılıçlıoğlu, 1910 İstanbul doğumluydu. Ailesi Şamlıydı. Babası Abdülnafi Efendi, II. Abdülhamid’in mütercimiydi.

Küçük yaşta ticarete atılmıştı. İlkokul mezunu bile olup olmadığı hep tartışma konusu oldu. Tekstille meşguldü. Sultanahmet’te mağazası, Bomonti’de fabrikası vardı. İstediğini yapan bir kişiliğe sahipti; dönemin ünlü oyuncusu Galip Arcan’ın güzel eşi Bedia Hanım’a áşık oldu. Evlendiler.

Politikayla da ilgileniyordu; aktifti; Millet Partisi İstanbul İl Yönetim Kurulu Üyesi’ydi. Parti toplantılarında “Basın neden hiç bizden bahsetmiyor” diye kızarak “Yeni Sabah”ı almıştı. İlginçtir, gazete patronu olunca Demokrat Parti’yi savunmaya başladı.

İKİNCİ BÜYÜK GAZETE OLDU

Safa Kılıçlıoğlu sert mizaçlı biriydi. Ataktı. “Yeni Sabah”ı Türkiye’nin ikinci büyük gazetesi yaptı. Teleks ve telefonu ilk kullanan gazeteydi “Yeni Sabah”. Bazı haberlerde de öncüydü: Moskova’ya giden ilk Türk basın organı oldu.

1961 yılında basın çalışanlarına, kıdem hakkı, ölüm tazminatı, haftada iki gün tatil izni gibi haklar getiren 212 sayılı yasayı protesto etmek için, basın patronlarını harekete geçirip yayın organlarının üç gün kapatılmasına öncülük etti. Ancak yasayı kaldırtamadı.

Üç yıl sonra, 30 Haziran 1964′te gazetenin kapısına kilit vurdu. Yayın dünyasından kopmadı; Hakkı Devrim ile birlikte haftalık Meydan Dergisi’ni ve Meydan Larousse’u çıkardı.

Aradan 21 yıl geçti… Safa Kılıçlıoğlu, Nişantaşı’ndaki evinde hasta yatıyordu. Telefonu çaldı.

Arayan kişi Dinç Bilgin’di.

“Yeni Sabah” Gazetesi’nin isim hakkını satın almak istiyordu.

Babıáli’nin son monşeri: Dinç Bilgin

TARİH 13 Eylül 1892.

Selanik Duyun-u Umumiye İdaresi’nde çalışan Abdurrahman Nafiz Efendi, oğlu Fazlı Necip’in günlerdir süren ısrarı üzerine, Selanik Valisi Mustafa Zihni Paşa’ya gitti.

Fazlı Necip 18 yaşındaydı ve “Asır” adlı bir gazete çıkarmak istiyordu. Ama istibdat döneminde bir yayın organına sahip olmak pek kolay değildi. Valilik ile Dahiliye Nazırlığı arasında yazışma tam 32 ay sürdü.

“Asır” 19 Ağustos 1895′te ilk sayısını çıkardı. Selanik’te Hamidiye Matbaası’nda basılacaktı. Pazartesi ve perşembe, haftada iki gün yayınlanacaktı.

Gazetede iki kişi çalışıyordu; Fazlı Necip ve Ahmet Atıf adında serbest çalışan bir muhabir. Fazlı Necip tecrübeliydi; daha önce Gonca-i Edeb Dergisi’nde makaleleri çıkmıştı.

Bu derginin sahibi Osman Tevfik Efendi, gazeteci Ahmet Emin Yalman’ın babasıydı. Fazlı Necip gazeteciliği öğrendiği bu ailenin damadı da oldu. Osman Tevfik’in kardeşi Abdurrahman Nafiz’in kızı Rebia ile evlendi. İki çocukları oldu: Mustafa Necip (Bir) ve Meliha (Til).

SOKOLLU’NUN TORUNU

Meliha, gazeteci Enis Tahsin Til’in eşi olacaktı. Ailede herkes gazeteci olmak zorundaydı sanki; Fazlı Necip’in kardeşi Nazım da ileri yıllarda Milliyet’te çalışacaktı.

Fazlı Necip, “Temmuz Devrimi”nden sonra gazetenin adını “Yeni Asır” olarak değiştirdi. Bu arada İstanbul’daki Matbuat-ı Dahiliye Müdürlüğü’ne atandı. Gazeteyi halasının oğlu Abdurrahman Arif’e bıraktı.

Abdurrahman Arif (Bilgin), Dinç Bilgin’in dedesiydi.

“Yeni Asır” artık günlük yayınlanıyordu.

Gazete, Balkan Savaşları, Selanik’in düşmesi ve Birinci Dünya Savaşı gibi birçok tarihsel olaya tanıklık etti.

Abdurrahman Arif 1918′de vefat etti.

Gazeteyi 24 yaşındaki oğlu Şevket Bilgin devraldı. 1924 yılında, Türk-Yunan mübadelesi sonucu aile İzmir’e yerleşti.

“Yeni Asır” artık İzmir’de çıkmaya başladı. Gazete, 1930 yılına ekonomik sıkıntılarla girdi. Kriz ortak alınarak atlatıldı.

Ortak, Sadrazam Sokollu Mehmed Paşa sülalesinden Abdi Sokullu’ydu. Ticari ortaklık aynı yıl bir evlilikle güçlendirildi: Şevket Bilgin, ortağı Abdi Sokullu’nun kız kardeşinin kızı Nebile ile evlendi.

ENİŞTESİNİ KOVDU

1932′de kızları Şenol, 1940′ta oğulları Dinç doğdu. Şenol, 1956 yılında gazeteci Cemil Devrim ile evlendi.

Demokrat Parti’nin döneminde “Yeni Asır” çok büyüdü. Gazete, DP’yi destekliyordu. Zaten Şevket Bilgin’in küçük kardeşi Behzat Bilgin, üç dönem DP milletvekili olarak TBMM’de yer aldı.

27 Mayıs 1960 askeri müdahalesi döneminde gazete zor günler geçirdi. İngiltere’de okuyan Dinç Bilgin, Türkiye’ye döndü. Gazetenin muhasebe bölümünde çalışmaya başladı.

1964 yılında İngilizce öğretmeni Güler Hanım’la evlendi. Kendisi gibi gazeteci olacak oğlu Önay bir yıl sonra dünyaya geldi.

Dinç Bilgin çalışma hayatında çok hırslıydı. Hedefine ulaşmak için merhametsiz olabiliyordu. Gazetenin genel yayın yönetmenliğini yapan eniştesi Cemil Devrim’i kovmakta hiç tereddüt etmedi.

Bu arada gazetenin idari işlerine bakan, büyük ortak Abdi Sokullu, İzmir’de Levanten Marcelle Bell’e áşık oldu. Karısını, çocuklarını terk etti.

Bu ilişkiyi kimse onaylamadı. Abdi Sokullu tabancayla intihar etti. Bir yıl sonra Madam Bell de hap içerek canına kıydı.

HEDEF İSTANBUL

“Yeni Asır”da tek söz sahibi artık Dinç Bilgin’di. Önce gazetenin dağıtımına el attı.

Rastlantı; Yeni Sabah Gazetesi kapatılınca baskı makinelerini almak istedi. Parası yetmedi. Ancak hurufatını (dizgi harflerini) alabildi. Yeni hurufatı kullanırken Yeni Sabah’ın mizanpajını kopya etti.

“Yeni Asır” aynen kapanan Yeni Sabah’a benzedi! Dinç Bilgin gazetesini sürekli büyüttü. Artık İzmir yetmiyordu. İstanbul’da ulusal bir gazete çıkarmak istiyordu.

1982 yılında Kemal Uzan’la ortaklık yapmayı denedi. Gazetenin imtiyaz sahibinin kim olacağı konusunda anlaşamadılar, ayrıldılar. Dinç Bilgin ulusal gazete çıkarmaya kararlıydı. Selahattin Beyazıt’la anlaştı. Bankalardan kredi aldı.

Genel Yayın Yönetmeni olarak Rahmi Turan ile el sıkıştı. Tek eksik, gazetenin adıydı. “Büyük Gazete”, “Turan”, “Selam” gibi hangi adı düşünseler isim hakkı başkasının üzerineydi.

Sonunda Dinç Bilgin “Yeni Sabah” adını almaya karar verdi.

Telefonun başına gitti, Safa Kılıçlıoğlu’nun ev numarasını çevirmeye başladı…

22 Nisan 1985. “Sabah” bayilerde…

Türk basınında yeni bir dönem başlıyordu:

Haberin doğru olmasının değil, ilginç olmasının önem kazandığı bir dönemdi bu.

Sonra…

Sonra Medya Plaza…

Sonra Etibank…

Sonra TMSF…

Sonra Kartal Cezaevi…

Sonra Turgay Ciner…

Sonra TMSF…

Sonra…
soner yalçın

Yazı kategorisi: Medya | » yorum bırak;

Avrupalıya göre ‘biz kimiz’

Yazan: muzunay Temmuz 9, 2009

Milliyet Gazetesi ile Konda’nın birlikte organize ettiği “Biz Kimiz?” araştırması, Türk kamuoyunda epey yankı yarattı. Peki, Avrupalılara göre “biz kimiz?” Avrupa’daki Türk imajı nasıl doğdu? Türk imgesi zaman içinde nasıl şekillendi? Ve bugün Avrupa’da Türk saplantısı var mı? TARİH 1 Nisan 2004. Yer: Strasbourg. Avrupa Parlamentosu (AP) olağan toplantılarından birini yapıyor. Türkiye Raporu’nu görüşüyor. Ve kurul, o güne kadar AP’nin pek görmediği uzunlukta bir toplantıyla sonuçlandı. 40 milletvekili söz almıştı! Kimi ekonomik ve siyasi reformlardan, kimi yeni bir anayasa ihtiyacından, kimi insan haklarından, kimi de demokratikleşmeden bahsetti. Sık değinilen konu ise ordunun ülke politikası üzerindeki etkisiydi!.. Sonuçta rapor oylandı: Olumlu: 211, Olumsuz: 84, Çekimser: 46. 13 milletvekili de rapora şerh düşmüştü. AP tarihinde ilk kez bir oylamada bu kadar çekimser oy çıkmış ve ilk kez bir rapora bu kadar çok şerh konmuştu! AP Genel Kurulu’nda olanların bir “alt metni” vardı kuşkusuz ve bu yüzyıllardır Avrupa’da oluşturulan “Türk imgesi”yle yakından ilgiliydi. TÜRK DEMEK, MÜSLÜMAN DEMEKTİ İspanya’da “Türk” adı; “coco” yani umacı eşanlamında kullanılmaktadır. İtalyanların korku deyimi, “Mama, i Turchi”, yani “Anneciğim, Türkler”dir! “Türk” adı sadece Osmanlı’yı değil, tüm Müslümanları kapsıyordu. Ve Avrupalılar, adlarını duydukları ama görmedikleri Türkler konusunda hep efsaneler üretti. Bu efsanelerde Türk tipi; korkak, aşırı gururlu, kaba, miskin, cahil ve Hıristiyanları yok etmek isteyen zalimdi. 1453′te İstanbul’un fethi, dönüm noktası oldu. Haçlı seferleri dönemlerinde Türkler Doğu’da yaşıyordu ve kötü bir masal kahramanıydı. Ama şimdi artık Avrupa sınırlarına dayanmıştı. Ve Türk ordusu gerçekti! Korkuyorlardı. Korkularını abartıyorlardı; Türkler, İstanbul’da büyük zalimlikler yapmıştı! Türkler kötüydü; Türkler zalimdi; Türkler hırsızdı!.. Bu korkuları kilise provoke ediyordu. Türk sözcüğü “Torxuere” (işkence) kelimesinden türemişti! 16. yüzyılda korktukları başlarına geldi. Türk ordusu, Avrupa’yı fethe çıktı: Belgrad, Budapeşte ve Viyana kapıları… Türkler ile Avrupalılar arasında, nefret ve küçümsemeyle, ama aynı zamanda merak ve gizlenilemeyen hayranlıkla yoğrulmuş sancılı bir ilişki dönemi başladı. Korku, zamanla yerini meraka ve cazibeye bıraktı. Sahi kimdi bu Türkler? Türk ordusu Batı’ya doğru ilerlerken, Avrupalılar o tarif edilemez korkularının yanında; ordunun ihtişamına, Yeniçeriler’in görkemine, mehter müziğinin estetiğine içten içe hayranlık duymaya başladılar. Padişah’ın adı “Soliman el Magnifico” yani “Muhteşem Süleyman”dı artık!.. LAİKLİKLE BAŞLAYAN İYİ İLİŞKİLER Avrupa’nın Türk’e bakış açısı Avrupa’nın laikleşmesiyle değişti. Kilise ve dinin devlet katından ayrılması, başlıca çatışma nedeni olarak görülen dinin, sahneden çekilmesine neden oldu. Tehdit algılaması, yerini anlamaya bıraktı. Kuşkusuz bu olumlu havanın doğmasında Avrupalı seyyahların izlenimlerinin de katkıları vardı. Bakış açısının değişmesinde etkisi var mıydı, bilinmez; Türk ordusunun ilerlemesi duraksamıştı. 18. yüzyıl, Avrupa’nın Türk’e bakışını olumlu anlamda geliştirdi. Türk ordusu geri çekiliyordu. Korku dönemi bitmişti. Üstelik o yıllar Avrupa’da “Turqueire” modası canlandı. Soylular, Türk kıyafeti giyerek resimler yaptırmaya başladı. Türk modası zamanla oryantalizmin doğmasına neden oldu. TÜRK, KÜLHANBEYİVEHİLEBAZDI 19. yüzyıl Osmanlıların çözülme sürecinin başladığı dönemdi. Avrupalı artık, medeniyetin temeli olarak gördüğü antik Yunan ile ilgilenmeye başlamıştı. Türkler, Avrupa medeniyetinin kurulduğu topraklarda Hıristiyanları idare eden despotlar olmuştu yine. Yeni imaj, ortaçağda yaratılandan farklı değildi. Türk barbardı… Türk külhanbeyiydi… Türk kan emiciydi… Türk hilebazdı… Gran Turco yeniden Le Turc’a dönüşüvermişti. Trajikomiktir; o yıllar siyasi, ticari ve kültürel alanlarda Türklerin kendilerini Avrupa’ya kabul ettirmeye çalıştıkları dönemdi. Hem kamusal alanda; Tanzimat, ticari antlaşmalar ve Islahat fermanlarıyla… Hem de bireysel olarak; saraylar, konaklar, araba sevdaları ve alafranga yaşamla… Avrupa’nın Türkleri bir türlü kabul etmemesi, iki dünya arasına sıkışıp kalan bazı aydınları medeniyeti reddetme noktasına getirdi. Tıpkı bugünkü AB karşıtlığı gibi. Peki, “Türkleri yenmek” Avrupalıların zihninde mi? Geçtiğimiz hafta AB’nin kuruluşunun 50. yıldönümü törenlerinde, Almanya Başbakanı Angela Merkel’in, Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac’a, üzerinde Napolyon’un 1799′da Mısır’da Osmanlıları yenişini anlatan bir kabartma bulunan bira kupası hediye etmesi, bunun göstergesi mi? İşte o gün, 1 Nisan 2004 günü Avrupa Parlamentosu, yüzyıllar içinde inşa edilmiş “Türk imajı” nedeniyle sarsıntılı bir gün geçirmişti aslında. Sanki yıllar içinde oluşan “Türk imgesi” yerini “Türk ordusu”na bırakmıştı. O gün toplantıda en çok eleştiriyi Türk Genelkurmayı’nın almasının “alt metnini” bilmem anlatabildim mi? HALİ NİSAN HAVASI GİBİ 18. yüzyılda Viyana’da yapılan bir yağlıboya tabloda, Avrupa’da yaşayan halklar tasvir edilmişti. İlginçtir, Türkler ile Yunanlılara ayırt edilmeden aynı grup içinde yer verilmişti. Bu iki halkın özellikleri benzerdi ve şöyleydi: İsimler: Türk veya Yunanlı Hali tavrı: Değişken nisan havası gibi Karakteri ve özellikleri: Genç bir şeytan Zekásı: Üstün zekálı Özelliklerin kazanılması: Şefkatli ve yumuşak Bilimi: Ucuz politikacı Kötü özellikleri: Daha da hain Sevdiği şey: Kendini sever Hastalıkları: Zafiyet, güçsüzlük Ülkesi: Dünya güzeli Savaş yeteneği: İşe yaramaz, tembel Allah’a inancı ve ibadeti: Onun gibi bir şey Yöneticilerini nasıl tanırlar: Bir despot Fazlasıyla mevcut olan: Yumuşak ve zarif şeyler Vakit geçirme biçimleri: Hastalanmakla MÜZİKTENRESME, ünlü eserlerde Türk İmgesİ Mozart, Beethoven, Puşkin, Tolstoy, Rossini, Verdi, Dürer, Renoir, Shakespeare, Cervantes, Machiavelli, Voltaire, Luther, Toynbee, Flaubert, Turgenyev, Liszt… İşte Avrupalı düşünürlere-sanatçılara göre Türk imajı. WOLFGANG Amadeus Mozart, mehter müziğinden en çok etkilenen besteciydi. İşte bir diğer usta besteci ise Ludwig van Beethoven idi. “Derviş Korosu”,”Atina Haberleri” ve “Vittoria Savaşı” adlı eserlerinde mehteri geniş ölçüde kullandı. Ama Mozart’ı, Beethoven ve diğer bestecilerden ayıran bir fark vardı; o sadece mehter müziğinden etkilenmemiş, doğrudan doğruya Türkleri konu alan, “Sihirli Flüt” ve “Saraydan Kız Kaçırma” gibi eserler yazmıştı. Mozart hep Türk dostu olarak bilindi. Öyle ki, II. Abdülhamid, Salzburg’daki Mozart Dostları Derneği’ne bağışta bulundu! “Mösyö Kreşendo” G. Rossini, Türkleri konu alan dört eser yazdı. En bilineni Fatih Sultan Mehmed üzerine yazdığı “Maometto II” idi. Ancak 1826′da Yunan bağımsızlığından etkilenen Rossini, bu esere üçüncü bir perde ekleyerek Yunan propagandası yaptı. İtalya’da Türkler üzerine çok sayıda operalar yazıldı. P. Bonarelli’nin “II Solimano” adlı Kanunu Sultan Süleyman’ı anlatan operası, İtalya’nın en eski tragedyalarından biriydi. Türklerle en az ilgilenen Giusseppe Verdi oldu. Bir tek operası vardır: “Korsan.” 19. yüzyılın önemli bestecilerinden Franz Liszt, 1847′de Türkiye’ye geldi; Beyoğlu’nda Nuruziya Sokak No:19′da yaşadı. Sultan Abdülmecid’e konserler verdi. Padişah için yazılan bir marşı yeniden düzenledi ve bu nedenle nişanla ödüllendirildi. Ama Liszt’in yazdığı bu marş sonradan kayboldu! TABLOLARDAKİ TÜRK FİGÜRÜ Hayatlarında hiç Türk görmemişler, hayali tablolar yapmışlardı. Alman ressam Albrecht Dürer’in çizdiği “Türk Hükümdar” adlı gravür, Avrupa’da oluşmaya başlayan “despot” imgesinin bir göstergesiydi. Rönesansın önde gelen ressamlarından Andrea Magtegna, resimlerinde Türklere yer veren ilk ressamdır. Floransalı Mediciler, Avrupa’da Türklerle ilgili eserleri toplayan ilk aile oldu. Bu eserlerin en görkemlisi, Medici ailesinden Floransa Grandükü II. Ferdinand’ın başında sarıkla Türk giysileriyle poz vermiş tablosuydu. SÖZCÜKLERDE TÜRKLER Harem, odalık, çokeşlilik, genelev vb. Batı’nın hep ilgisini çekti. Fantezilerinin merkeziydi Doğu! 1851′de İstanbul’da kısa bir süre kalan Gustave Flaubert, kahramanına ilk cinsel deneyimini, sahibi Müslüman bir kadın olan Türk Evi’nde (Chez la Turque)/genelevde yaşatıverdi. O dönemde genelev işleten bir Türk kadını! Ünlü Fransız ressam Pierre Renoir, “Harem” adlı tablosunda Türk genelevine göndermelerde bulunur. Sadece cinsellik değil, “Türk barbarlığı” da sıkça işlendi. Shakespeare, “Othello”yu, “başı sarıklı, çok zararlı Türk” diye konuşturdu. Don Kişot’un yazarı Miguele de Cervantes, İnebahtı, Navarin ve Modon’da Türklere karşı savaştı. Yaralandı. Sol elini kullanamaz oldu. Yaşamının beş yılını Türk esiri olarak Cezayir’de sürgünde geçirdi. Cervantes’in, Türkler konusunda kafası karışıktı sanki. Türklerin hoşgörüsünü överken, zalim olduklarını da yazmadan edemiyordu. Rus yazar Aleksandr Puşkin, gezi edebiyatı türünde bir başyapıt sayılan “Erzurum Yolculuğu” başlıklı eserinde Türkler konusunda nesneldi. Aynı nesnelliği diğer Rus yazar İvan Turgenyev’de yoktu. “Arefe” adlı eserinde, inandırıcılıktan uzak, kaba bir Türk düşmanlığı yapıyordu. Lev Tolstoy, ölümsüz yapıtı “Anna Karenina”da Osmanlı-Sırp Savaşı’nı anlattı. Türk düşmanlığı ya da Sırp dostluğu yapmadı; hangi amaçla kimler arasında olursa olsun savaşın acımasızlığını anlattı. Osmanlı’nın misafiri olan bir diğer ünlü isim ise Alphonse de Lamartine idi. İzmir Tire’de kendine verilen arazide bir süre yaşayan Lamartine, “Osmanlı Tarihi” adlı eserinde Haçlılara karşı Türklerin safında yer tuttu. İngiliz tarihçi Arnold Joseph Toynbee, Anadolu’ya gelip yerinde izlediği Türk-Yunan Savaşı’nda, Yunanlıların işgalini eleştirip askerlerin yaptığı vahşeti yazınca, Oxford Üniversitesi’ndeki kürsüsünden oldu! TÜRK DÜŞMANI DÜŞÜNÜRLER Avrupa’da “kötü Türk imajı” oluşmasında Martin Luther’in etkisi yadsınamaz. Luther için Türk, Tanrı’nın gazabıydı. Machiavelli’den Montesquieu’ya kadar Avrupalı düşünürler Doğu despotizminin medeniyete düşman olduğunu yazıp durdular! İlginçtir, Avrupalı düşünürlerin bu bakış açısı, Marx ve Engels gibi komünistleri bile etkilemişti. Tüm Avrupalı münevverler böyle düşünmüyordu kuşkusuz. Fransız filozof Voltaire, Müslümanların eşitçiliğinden bahsedip misafirperverlik gibi insancıl özelliklerinden hep övgüyle bahsetti. Sosyolojinin “babası” sayılan, pozitivistlerin başı Auguste Comte, Mustafa Reşid Paşa ve Midhat Paşa’ya imparatorluğun ıslahı için yeni politik yollar öneren mektuplar gönderdi. Kuşkusuz yanlış anlamalar-anlaşılmalar zamanla törpülenecektir… Soner yalçın

Yazı kategorisi: Avrupalıya Göre "Biz" | Etiketler: , | » yorum bırak;